Bir gazetecinin en zor soruları, artık hayatta olmayan babasınadır…

Bugün 16 Ekim. Benim için sıradan bir gün değil. Bugün, hayatımda iz bırakan, özlemini yıllar geçse de içimden silemediğim, hayatta olsaydı karşısına geçip saatlerce konuşmak isteyeceğim adamın doğum günü. BABAMIN…
16 Ekim 1957’de dünyaya gelmiş, 9 Ağustos 2003’te ise bu dünyadan ayrıldı. Ardında anılar, söylenmemiş sözler, yarım kalmış sohbetler ve yıllar geçtikçe daha da büyüyen bir özlem bıraktı.
Bugün yaşasaydı 69 yaşında olacaktı. Belki yüzündeki çizgiler biraz daha derinleşmiş olacaktı. Ama benim gözümde yine o kır saçlı, yakışıklı, efendi, iyi kalpli adam olarak kalacaktı.
Babamı anlatmaya kalksam birkaç cümle yetmez. Onu yalnızca bir baba olarak tarif etmek de eksik kalır. Çünkü onun kendine özgü bir karakteri, hayata karşı bir duruşu, savunduğu fikirleri ve kolay kolay eğilip bükülmeyen bir tarafı vardı.
Bazen sinirlenirdi. Zaman zaman otoriter davranır, hatta bildiğini okuduğu olurdu. Her zaman anlaşması kolay bir insan değildi belki… Ama onu yalnızca bu yönleriyle anlatmak, ona haksızlık olur. Çünkü babam; düşünen, sorgulayan, memleket meselelerine kafa yoran, Cumhuriyet’e ve Atatürk’e bağlı, devrimci düşünceleri olan, aydın bir insandı.
Onun doğruları vardı. Savunduğu değerler vardı. İnandığı şeyler uğruna sözünü sakınmadığı zamanlar olurdu. Belki bugün hayatta olsaydı bazı konularda tartışır, bazı düşüncelerine itiraz eder, o da benim söylediklerime karşı çıkardı. Ama ne güzel olurdu o tartışmaları yapabilmek…
İnsan, bazen bir zamanlar kendisine fazla sert gelen sözleri bile yıllar sonra özlüyor. Bir zamanlar uzamasını istemediği konuşmaları, bugün saatlerce dinlemeye razı oluyor. Çünkü insan büyüdükçe, hayatın yükünü omuzladıkça, anne babasının söylediklerinin arkasında ne olduğunu daha iyi anlamaya başlıyor.
Benim hikâyemde de böyle bir taraf var…
++++
SON YILLARIMIZDA ARKADAŞ OLMUŞTUK
Babamla ilişkimizin son dönemlerinde aramızdaki mesafe biraz daha azalmıştı. Artık yalnızca baba ile oğul değildik sanki… İki arkadaş gibi konuşabildiğimiz, birbirimizi daha farklı bir gözle görebildiğimiz bir döneme girmiştik.
Belki hayatın içinde daha önce yeterince konuşamadığımız şeyleri konuşmaya başlayacaktık. Belki birbirimizi daha iyi anlayacaktık. Belki de yıllar içinde biriken bazı düşüncelerimizi birbirimize anlatacaktık. Ama hayat bazen insana en güzel ihtimallerini bile tamamlamaya fırsat vermiyor.
Babam 9 Ağustos 2003’te aramızdan ayrıldığında, benimle birlikte gelecekte yapılabilecek nice sohbet de yarım kaldı. O günlerde insan kaybettiği kişinin ardından ne kadar büyük bir boşluk kaldığını elbette hissediyor. Fakat bazı boşlukların büyüklüğünü anlamak için yılların geçmesi gerekiyor.
Zaman geçiyor, insan değişiyor, hayatın sorumlulukları artıyor. Bir zamanlar babanın karşısında duran çocuk, gün geliyor kendi hayatının yükünü taşıyan bir yetişkin oluyor. Sonra bir bakıyorsun, anlatacakların çoğalmış ama dinlemesini istediğin insan artık yanında değil. Ben de bugün babama anlatacak çok şeyi olan bir oğlunum. Üstelik gazeteciyim…
++++
BABAMLA YAPAMADIĞIM RÖPORTAJIN ÖZLEMİ…
Mesleğim gereği insanlara sorular soruyorum. Bir olayın arkasındaki gerçeği anlamaya, insanların düşüncelerini öğrenmeye, yaşananları kayıt altına almaya çalışıyorum. Röportajlar yapıyor, anlatılanları dinliyor, soruların peşinden gidiyorum.
Ama bugün, doğum gününde, içimde başka hiçbir röportaja benzemeyen bir röportajın özlemi var. Babamla yapamadığım röportajın…
Sorularım var baba, hem de çok…
Bugün babam karşımda otursaydı, bir gazeteci olarak ona ilk hangi soruyu sorardım, bilmiyorum. Belki de mesleğimi bir kenara bırakır, önce uzun uzun yüzüne bakardım.
Kır saçlarını, yüzündeki çizgileri, bana tanıdık gelen bakışlarını incelerdim. Sonra bir kahve eşliğinde başlardım konuşmaya…
“Baba, nasılsın? Hayat sana neler öğretti? Şimdi geriye dönüp baktığında, yaşadıkların hakkında ne düşünüyorsun?”
Ardından sorularımın ardı arkası kesilmezdi.
İnsanlık hakkında ne düşünüyorsun baba? İnsanlar neden birbirlerine karşı bu kadar acımasız olabiliyor? Neden çıkarlarımız uğruna birbirimizi kırıyor, bazen en yakınımızdakilerin kalbini incitmekten çekinmiyoruz?
İnsan olmak yalnızca yaşamak mıdır, yoksa başkalarının hayatına dokunabilmek, onların acısını anlayabilmek, bir başkasının hakkını kendi hakkımız kadar savunabilmek midir?
Belki bu sorular karşısında yine kendine özgü bir cevap verirdin. Belki konuyu başka bir yere getirir, kendi yaşadıklarından örnekler anlatırdın. Ben de seni dinler, arada itiraz eder, bazen aynı fikirde olur, bazen de tartışırdım.
Ne güzel olurdu!
Sonra memleket meselelerine geçerdik…
Cumhuriyet’i sorardım sana baba. Onun senin için ne ifade ettiğini, neden bu kadar önemli olduğunu, gelecek kuşaklara nasıl bir sorumluluk yüklediğini anlatmanı isterdim.
Çok sevdiğin ve çok sevdiğim PAŞAMIZ, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü konuşurduk… Onun düşüncelerini, bağımsızlık anlayışını, akla ve bilime verdiği önemi, Cumhuriyet’in aydınlanma mücadelesindeki yerini senin gözünden dinlemek isterdim.
Devrimi konuşurduk. Değişimi, eşitliği, özgürlüğü, insanın kendisini ve dünyayı sorgulamasını…
Belki geçmişte yaşadığın olayları anlatırdın. Gençlik yıllarından söz ederdin. Hangi hayallerin vardı, neleri gerçekleştirebildin, neler içinde ukde kaldı, öğrenmek isterdim.
Bir de geleceği sorardım sana…
Bugünün dünyasını nasıl değerlendirirdin? Gençlerin yaşadığı sorunlar hakkında ne düşünürdün? İnsanların birbirleriyle ilişkilerindeki değişimi nasıl yorumlardın? Teknolojinin, siyasetin, toplumsal hayatın insanı nasıl değiştirdiğini konuşurduk.
Belki bazı cevapların hoşuma gitmezdi. Belki benim düşüncelerimi fazla bulur, sen de benim bazı fikirlerime karşı çıkardın.
Ama bütün bunların ne önemi vardı ki?
Karşımda sen olsaydın, sesini duysaydım, bir soruya cevap verirken yüzünün nasıl değiştiğini görebilseydim, benim için dünyanın en kıymetli röportajını yapmış olurdum.
Çünkü bazı röportajlar haber değeri taşır, bazıları tarihe not düşer. Bazılarıysa insanın kendi hayatında bir daha karşılaşamayacağı kadar değerlidir.
Benim yapmak istediğim röportaj, işte böyle bir röportaj olurdu.
Konuğum babam olacaktı. Fakat o artık karşımda oturmuyor…
++++
BABAM İLE MEZARI BAŞINDA KONUŞMAYA BAŞLADIM
Son iki yıldır, köye gittiğimde babamın mezarını ziyaret ediyor ve onunla konuşuyorum. Aslında bunu daha önce pek yapmazdım. Mezarı başında durmak, sessizce dua etmek, anıları düşünmek başka bir şeydi; onunla gerçekten konuşur gibi olmak bambaşka…
Şimdi ise kendimi ona bir şeyler anlatırken buluyorum.
Hayatı anlatıyorum. Başımızdan geçenleri anlatıyorum. İçimde biriktirdiklerimi, söyleyemediklerimi, bazen kimseye anlatamadığım dertlerimi anlatıyorum.
Geçenlerde yine yanına gittim. Bu kez içimde yalnızca özlem yoktu. Biraz da sitem vardı. “Erkenden gittin baba” dedim içimden. “Daha konuşacağımız, tartışacağımız, birbirimize anlatacağımız ne çok şey vardı. Şimdi seninle konuşmak istediğimde karşımda yalnızca bir mezar taşı var.”
İnsanın babasına sitem etmesi de tuhaf geliyor belki… Ama özlem bazen kendisini böyle gösteriyor. İnsan, en çok sevdiği kişiye bile kırgınlığı anlatmak istiyor. Çünkü bilir ki o kırgınlığın altında sevgisizlik değil, tam tersine büyük bir sevgi var.
Bir de hayatın içinde insanın karşısına çıkan zorluklar var. Bazen öyle insanlarla, öyle meselelerle uğraşmak zorunda kalıyorsun ki keşke babam yanımda olsaydı, diye düşünüyorsun. Bir fikrini almak, bir şey danışmak, yalnızca onunla iki çift laf etmek istiyorsun.
Sonra hatırlıyorsun… O artık yok.
İşte o an, insanın içindeki özlem yeniden büyüyor.
Belki mezarının başında anlattıklarımın hiçbirini duyamıyorsun baba… Belki sorularıma cevap veremiyorsun. Ama ben yine de konuşuyorum. Çünkü insan bazen karşısındakinin cevap vermesinden çok, içinde biriktirdiklerini ona anlatmaya ihtiyaç duyuyor.
Ve ben, seninle yarım kalan sohbetlerimi kendi içimde sürdürmeye çalışıyorum.
++++
GENÇLERE BİR SÖZÜM VAR
Bugün bu satırları yalnızca babamı anmak için yazmıyorum. Bir gazeteci olarak, bir evlat olarak ve hayatın içinde zamanla bazı şeyleri daha iyi anlamış biri olarak gençlere de birkaç söz söylemek istiyorum.
Elbette her kuşağın kendine özgü düşünceleri, itirazları, beklentileri var. Gençlerin anne babalarıyla her konuda aynı fikirde olması mümkün değil. Zaten olması da gerekmiyor. Bir insanın kendi düşüncelerini geliştirmesi, yanlış bulduğu şeylere itiraz etmesi, kendi hayatı hakkında söz sahibi olmak istemesi son derece doğal…
Anne babalar da hata yapabilir. Bazen fazla otoriter davranabilir, çocuklarını anlamakta zorlanabilir, onların duygularını ve düşüncelerini yeterince dinlemeyebilir. Kuşaklar arasında anlaşmazlıklar yaşanabilir. Her evin hikâyesi, her ailenin yaşadığı sorunlar birbirinden farklıdır.
Fakat bütün bunların içinde kaybetmememiz gereken bir şey var: Saygı ve insanlık…
Bir tartışma sırasında söylenen ağır bir söz, bir anlık öfkeyle kurulan kırıcı bir cümle, bazen yıllarca unutulmuyor. Özellikle insanın en yakınlarına yönelttiği sözler, hiç beklemediği kadar derin yaralar açabiliyor.
Bugün çevremizde zaman zaman anne babasına ağır ithamlarda bulunan, onları inciten, konuşurken kullandığı kelimelerin nereye varacağını düşünmeyen insanlarla karşılaşıyoruz. Elbette gördüğümüz her olaydan bütün gençler hakkında bir sonuç çıkaramayız. Ancak aile içindeki sevgi ve saygının giderek daha fazla konuşulması gerektiği de ortada.
Genç arkadaşlarıma şunu söylemek isterim: Anne babanızla aynı fikirde olmak zorunda değilsiniz. Onların bütün kararlarını doğru bulmak, her söylediklerini kabul etmek zorunda da değilsiniz. Haksızlığa uğradığınızı düşünüyorsanız itiraz edin. Kendinizi ifade edin. Düşüncelerinizi savunun. Ama bunu yaparken kelimelerinizi seçin. Çünkü bir insanla fikir ayrılığı yaşamak başka, onu değersiz hissettirmek başka bir şeydir. Bir davranışı eleştirmek başka, karşınızdaki insanın bütün varlığını incitmek başka…
Ve hayatın en acı taraflarından biri şudur: Bir gün, o sözleri geri almak istediğinizde karşınızda konuşabileceğiniz kimseyi bulamayabilirsiniz.
Ben babamı kaybettiğimde henüz hayatın bana öğreteceği çok şey vardı. Bugün geriye dönüp baktığımda, onunla daha uzun yıllar konuşabilmeyi, birbirimize daha çok şey anlatabilmeyi isterdim.
++++
İNSAN BÜYÜDÜKÇE BABASINI BAŞKA TÜRLÜ ANLIYOR
Çocukken babanı yalnızca baban olarak görüyorsun. Sana kızan, seni uyaran, bazen kararlarına müdahale eden, bazen de yanında olduğunu hissettiren bir insan…
Büyüdükçe onun da bir hayatı olduğunu düşünmeye başlıyorsun. Onun da genç olduğunu, hayaller kurduğunu, yanıldığını, üzüldüğünü, belki bazı şeyleri içine attığını fark ediyorsun.
Bir zamanlar yalnızca baba kimliğiyle tanıdığın insanın, senden önce de bir dünyası olduğunu anlıyorsun.
Ben de bugün babamı yalnızca bana babalık etmiş bir insan olarak değil; kendi fikirleri, doğruları, yanlışları, hayalleri ve mücadeleleri olan bir insan olarak daha yakından tanımak istiyorum.
Onunla geçmişi konuşmak isterdim. Gençliğini dinlemek isterdim. Cumhuriyet’e, Atatürk’e, devrime neden bu kadar bağlı olduğunu kendi cümleleriyle anlatmasını isterdim. Hayata karşı duruşunun nereden geldiğini, onu hangi olayların değiştirdiğini öğrenmek isterdim.
Belki onun hakkında bildiğimi sandığım bazı şeyleri yeniden keşfedecektim.
Belki hiç bilmediğim anılarını dinleyecektim.
Belki de yıllardır aklımda kalan soruların cevaplarını bir kahve masasında, uzun bir sohbetin arasında bulacaktım. Ama şimdi bunların hepsi birer ihtimal olarak kaldı.
Bana kalan, hatırladığım kadarıyla yüzü, sesi, karakteri ve birlikte geçirdiğimiz zamanlar…
Bir de her geçen yıl biraz daha derinleşen özlemi.
Bugün doğum günün baba…
Bugün 16 Ekim… Senin doğum günün…
Doğum günün kutlu olsun babammmmm.
Biliyorum, zaman geriye dönmüyor. İnsan ne kadar özlerse özlesin, geçmişi yeniden yaşayamayacağını biliyor. Ama bazı insanlar hayatımızdan ayrıldıktan sonra bile bizimle yaşamaya devam ediyor. Düşüncelerimizde, davranışlarımızda, hayata bakışımızda, bir olay karşısında verdiğimiz tepkide…
Bazen kendimde senden bir parça buluyor muyum, diye düşünüyorum. Bir sözü söyleyiş biçimimde, bir meseleye yaklaşımımda, haksızlık karşısında gösterdiğim tepkide… Emin ol, çoğu konuda aynıyız baba… Halamın geçen gün “Ferhat’ımız aynı babası gibi” demesi bile çok mutlu etti beni…
Seninle yapamadığım röportajı bugün kendi içimde yapıyorum baba. Sorularımı soruyor, cevaplarını hayal ediyor, bazen seninle tartışıyor, bazen de sessizce seni dinliyorum.
Ve her seferinde aynı gerçeğe dönüyorum: Bazı röportajların ikinci bir şansı yok.
Bir gazetecinin en zor röportajıymış bu…
Konuğum babam. Sorularım hazır… Ama karşımda yok…
Sevgiyle kalın… Umutla kalın…
