Sermaye mi, zihniyet mi, sistem mi?
Türkiye’de teknoloji konuşmak kolay, teknoloji üretmek ise hâlâ zor. Her yıl sayısı artan teknoparklar, girişimcilik programları, fonlar ve kamu destekleri kağıt üzerinde umut verici bir tablo çiziyor. Ancak tabloya biraz yakından bakıldığında, asıl sorunun yalnızca sermaye eksikliği değil; zihniyet, yapı ve sürdürülebilirlik meselesi olduğu açıkça görülüyor.
İlk refleks genellikle “yeterli yatırım yok” demek oluyor. Oysa Türkiye’de kamu destekleri, TÜBİTAK programları, KOSGEB hibeleri ve melek yatırımcı ağları hiç de azımsanacak düzeyde değil. Sorun, bu kaynakların risk alan, uzun vadeli ve küresel hedefi olan teknoloji üretimine yönelmemesinde başlıyor. Yatırımcı, hızlı geri dönüş istiyor; girişimci ise çoğu zaman kısa vadeli nakit akışına odaklanıyor. Derin teknoloji, yazılım altyapısı ya da yapay zekâ gibi alanlar sabır isterken, sistem hız talep ediyor.
Bu noktada teknoparklar kritik bir rol üstlenmesi gerekirken, ne yazık ki çoğu zaman beklentiyi karşılayamıyor. Elbette istisnalar var; ancak genel resimde teknoparkların önemli bir kısmı inovasyon merkezinden çok vergi avantajı ofisi gibi çalışıyor. Aynı yazılımlar, benzer projeler, kamudan ihale kovalamaya endeksli ürünler… Patent, ölçeklenebilirlik ve küresel pazara açılma oranları incelendiğinde, rakamların anlatmadığı ama herkesin bildiği bir gerçek var: Ar-Ge çoğu zaman gerçek anlamıyla yapılmıyor, raporlanıyor.
Kamu tarafında ise dijitalleşme söylemi ile uygulama arasındaki makas dikkat çekici. E-Devlet, vatandaş deneyimi açısından önemli bir eşik atlatmış olsa da, arka plandaki entegrasyon, veri paylaşımı ve karar destek sistemleri hâlâ sınırlı. Dijitalleşme çoğu zaman “formları online hale getirmek” ile eşdeğer görülüyor. Oysa gerçek dijital dönüşüm; veriye dayalı politika üretmeyi, yapay zekâ destekli süreçleri ve kurumlar arası şeffaf entegrasyonu gerektirir. Burada en büyük engel teknoloji değil, bürokratik refleksler ve kontrol kaygısı.
Peki, yerel girişimler neden küresel başarı hikâyelerine dönüşemiyor? Bunun yanıtı yalnızca pazarlama veya finansmanda değil. Türkiye’de pek çok girişim daha ilk günden “yerli pazar yeter” anlayışıyla yola çıkıyor. Ürün dili, altyapı, ölçeklenebilirlik ve hukuk tasarımı küresel düşünülmüyor. Başarılı birkaç örnek-oyun ve fintech alanlarında-bize şunu gösteriyor: Küresel düşünen, erken aşamada yurt dışına açılan ve yerel alışkanlıklara hapsolmayan girişimler yol alabiliyor. Ancak bu yaklaşım hâlâ istisna.
Asıl mesele, teknoloji üretimini stratejik bir kalkınma aracı olarak mı, yoksa teşviklerle idare edilen bir yan sektör olarak mı gördüğümüz sorusunda düğümleniyor. Üniversite–sanayi iş birliği hâlâ büyük ölçüde kağıt üzerinde. Akademik bilgi ticarileşemiyor, sanayi ise kısa vadeli çözümlerin ötesine geçemiyor. İki tarafın da ortak bir dili yok.
Sonuç olarak Türkiye’de teknoloji üretmek zor; çünkü mesele tek başına para değil. Zihniyet, sabır, kurumsal yapı ve küresel vizyon eksikliği bu zorluğun temel nedenleri. Eğer gerçekten teknoloji üreten bir ülke olmak istiyorsak, önce “hızlı kazanç” refleksini bırakıp, uzun vadeli değer üretme kültürünü inşa etmek zorundayız. Aksi halde dijitalleşmeyi konuşur, teknolojiyi tüketir; ama üretenler liginde yer alamayız.

YORUMLAR