Yazar: Ferhat YÜKSEL

  • FERHAT NE OLACAK BİZİM KÖYÜN HALİ?

    Köyümdeki sıkıntıyı geçen haftalarda sürekli dile getirmiştim. Yetkililerle görüşüp yapılması gerekenler hakkında bilgiler almıştım. Göldeki yangın nedeniyle köyde sabah saatlerinde oluşan duman ve koku için çözüm yolları arayışımız sürüyor.

    Başlıktaki soruyu ben sormadım. Bu soru bana soruldu.

    Tam bugünlerde köyüm Çayıryazı’nın dışında yaşayan bir abimiz bana mesaj attı. Abimizin başlıkta kullandığım sözü içimi yaraladı. “Ferhat ne olacak bizim köyün hali” diyordu abim.

    Görsel olarak paylaştım mesajını sizde görün diye. Çünkü o fotoğraf, anlatmak istediklerimin sessiz ama en gerçek kanıtı… “Ferhat ne olacak bizim köyün hali?” diyordu ve şunları yazmıştı: “Ferhat ne olacak bizim köyün hali? Sabah sisten gidilmiyor. Cumartesi günü akşam köye gittim. Çok kötü sis var. Öğle geçene kadar ancak kalktı. Trafik, Bulanık Köyü’nde araçları sisten dolayı salmadı. Göcen köyünden Çay’a salmadı. Ne olacak köyün hali bilmiyorum.”

    Ben abimize gereken cevabı verdim. Şimdi aynı soruyu buradan soruyorum:

    Ne olacak Çayıryazı Köyü’nün hali?

    HATIRLATAYIM

    İki yıl önce, eski Geneli mevkiindeki kamışlık alan kimliği belirsiz kişilerce yakıldı. O günden bu yana yangın tam anlamıyla hiç sönmedi. Zaman zaman küle döndü, sonra yeniden içten içe yanmaya başladı. Soğuk havalarla birlikte bu kez duman olarak geri döndü. Bugün Çayıryazı’nın üstünde dolaşan şey kitle değil. Zehirli bir perde. Sabah saatlerinde göz gözü görmüyor. Astımı olan nefes alamıyor. KOAH hastaları dışarı çıkamıyor. Hayvancılıkla geçinen köylülerim hayvanlarının başına gidemiyor. Soruyorum: Bu köyün sorunlarının çözülmesi için illa birinin ölmesi mi gerekiyor? Köy yolunda yaşanan kazaları yıllardır yazıyoruz, söylüyoruz. Görüş mesafesi sıfıra düşüyor.


    ÇOK ERKEN OLDU EMİNE HOCAM

    Bazı kayıplar vardır; haber olur, okunur, geçer.

    Bazılarıysa insanın içine çöker… Sessizce, ağır ağır.

    Biz küçükken hep öyle öğrendik. Öğretmenlerimiz hepimiz için çok değerlidir. Ve benim için en değerli kişiler diyebilirim. Çocukluğumdan bu yaşıma kadar çok severim ben öğretmenlerimizi… Bize biz olmayı öğreten o insanlara karşı ne yapsak az… İşte o isimlerden bir tanesi de Emine Dağdelen hocamdı. O benim ablamdı. Kendisi de bana “Bizim oğlan” derdi. Komşu köylü olduğumuz için ara sıra “Köylüm” diye de hitap ederdi. Benim de çok hoşuma giderdi. Yalnız olmadığımızı, ortak değerlerimizin Çayıryazı ve Aydoğmuş olduğunu bilirdik.

    Ve maalesef önceki gün çok değerli Emine hocamı kaybettik. Onun vefatı, bir eğitimcinin kaybından çok daha fazlası… Onu yalnızca “Emine Öğretmen” olarak tanıyanlar vardır ama ben ise onu ablam gibi severdim, ara ara sohbet ederdik, kelimelerinde huzur bulduğum bir insan olarak tanıdım. Edebiyat öğretmeniydi ama edebiyatı sadece müfredattan ibaret görmezdi. Hayatı anlatırdı. Acıyı, sabrı, umudu… Belki de bu yüzden öğrencileri onu bu kadar çok sevdi. Çünkü Emine ablam, öğrencilerine önce insan olmayı öğretirdi.

    Hayat ona iyi davranmadı. Babası Fevzi Hocamı kaybetti önce, ardından amansız bir hastalıkla mücadele etti. Ama ne hastalığına yenik düştü ne de hayata küstü. Metanetiyle, zarafetiyle, sessiz gücüyle ayakta durdu. Hastane odasında bile öğretmenliğini, insanlığını bırakmadı. Öğretmenler Günü’nü hastanede geçirdiği gün, onu yalnız bırakmayan meslektaşlarının ziyareti aslında bir vefanın göstergesiydi. Çünkü Emine hocam, görevini yapan bir öğretmen değil; iz bırakan bir öğretmendi. O gün edilen “en kısa zamanda aramıza dönecek” temennisi, bugün yerini derin bir hüzne bıraktı ama bıraktığı izleri silmeye yetmedi. Bugün ardından konuşulan her cümlede sevgi var. Öğrencilerinin gözyaşında minnet var. Meslektaşlarının sözlerinde saygı var. Bu, herkese nasip olmaz. O artık aramızda değil belki ama eminim ki öğrencilerinin kalbinde, onu sevenlerin dualarında yaşamaya devam edecek. Çünkü böyle insanlar ölmez; çoğalır. Mekânın cennet olsun Emine ablacım. İyi ki bu hayata dokundun. İyi ki seni tanıdık.

    Sevgiyle kalın… Umutla kalın…

  • Çayıryazı çığlık atıyor, DUYAN VAR MI?

    Afyonkarahisar’ın Çay ilçesine bağlı Çayıryazı… Benim köyüm.

    Benim çocukluğum, benim nefesim, benim anılarım.

    Bugün bu satırları yazarken kendi köyümün nefes alamayışını izliyorum. Evet, yanlış duymadınız, nefes alamayışını… Çünkü iki yıldır devam eden göl yangını, Çayıryazı’nın üstüne çöken kara dumanla yaşamı boğuyor. Sabah saatlerinde göz gözü görmüyor, soluk almak bile cesaret istiyor. Evin kapısını açmak, tarlaya gitmek, hayvanlara bakmak… Her hareket bir risk, her sabah ayrı bir endişe. Ve aklımdaki tek soru şu… Bu köyün sorunlarının çözülmesi için illa birinin ölmesi mi gerekiyor? İki yıl oldu… Duman solumak, Çayıryazı’nın kaderi mi?

    ++++

    KÖYLÜLERİMİN PSİKOLOJİSİNİ ANLIYOR MUSUNUZ?

    Bir yangın düşünün… İki yıl önceydi. Çayıryazı’nın eski Geneli mevkiindeki kamışlık, kimliği belirsiz kişiler tarafından yakıldı. O günden bugüne yangın tamamen sönmedi. Dönem dönem küle döndü, sonra yeniden kendini gösterdi. İçten içe yanmaya devam etti. Soğuk havalar bastırınca bu kez duman olarak geri döndü.

    “FERHAT’A SÖYLE DE BURAYI BİR YAZSIN”

    Ve bugün… Köyün üzerinde her sabah bir sis değil, zehirli bir perde dolaşıyor. Astımı olan nefes alamıyor. KOAH hastaları kapı açamıyor. Hayvancılık yapan köylülerim var.  Kazalar kader mi? Hayır… Olmamalı da zaten. Köyümüzün yolunda yaşanan kazaları takip ediyoruz. Yıllardır uyarıyoruz. Görüş mesafesi sıfıra düşüyor, kaza riski artıyor. Geçen yıl bir haftada 6 kaza oldu bu yolda. Ve hala da oluyor. Bu hafta da vardı. Ama neden kimse görmüyor? Karaadilli Jandarma Karakol Komutanımız Astsubay Ali Durgut’un hayatını kaybettiği o zincirleme kazayı bu bölge yaşadı. Benim köyümün hemen çıkışında meydana geldi bu kaza… Köylülerimin psikolojisini anlıyor musunuz? Hatta köyden bir ablamızın anneme telefonda “Nefes alamıyoruz Aynur abla. Ferhat’a söyle de burayı bir yazsın” demesi kadar durum vahim… Bir sorun olmasa insanlar neden bu konuyu dile getirsin ki? Demek ki orada bir şeyler var ki, insanlar dert yanıyorlar. Köy muhtarımız Süleyman Sönmez’i dün yine aradım. Köye gelen gidenin olmadığını, herhangi bir söndürme işleminin yapılmadığını dile getirdi. Ayrıca yangının şu anda tüttüğünü, dumanın devam ettiğini söyledi.

    SİYASİLERİMİZİ KÖYÜMÜZDE NEFES ALMAYA DAVET EDİYORUM

    Her hafta bir yerlere gidip, ‘Vatandaşımızı, esnafımızı dinledik, sorunlara çözüm bulacağız’ diyen siyasilerimizi köyüme davet ediyorum. Sabah saatlerinde lütfen bir Çayıryazı’ya gidin de görün orada vatandaş size ne diyecek? Sadece bir dinleyin ve havayı soluyun. Neler hissedeceksiniz?

    Soruyorum. Bir köyün yolu kaç can alınca acil durum kabul edilir? Bir köyün dumanı kaç kişiyi nefessiz bırakınca çözüme muhtaç sayılır? “Köyde nefes alamıyoruz” diyen bir halk var orada… Köy halkının sözlerini tekrar hatırlatayım. “Kıyafetlerimiz bile is kokuyor. Ambulans köye gelse yolu göremez. Dışarı çıkamıyoruz. Öleceğiz diye korkuyoruz.” Bir köyün kaderi iki yıldır duman altında kalmak olmamalı. Bu mesele daha kaç hafta, kaç ay, kaç yıl sürecek? Çayıryazı daha ne kadar bekleyecek? Bu sorun gerçekten çözülemeyecek kadar mı büyük? Yoksa çözüm için illa manşetlere “acı haber” mi düşmeli? Bakın, yol için ihale sürecinin tamamlanmak üzere ve belki de çalışmaların başlamasına günler kaldı. Ne kadar güzel. Yol yapılacaksa yapılsın. Emeği geçenlere yürekten teşekkür ediyoruz. Ama benim köyüm şu an yol yapılmasını değil, nefes almayı bekliyor.

    BENİM KÖYÜM NEFES ALSIN

    Bugün yazdıklarım bir haber değil. Bir köylünün, bir evladın, bir gazetecinin feryadı… Çayıryazı artık şunu hak ediyor. Temiz hava, görünür bir yol, can güvenliği ve tabi ki kalıcı çözüm. Çünkü bu köyün insanları “nefes alamıyoruz” diye haykırıyor. Çünkü bu köyün yaşlıları “öldürecek diye korkuyoruz” diyor. Çünkü her sabah o köyü bir duman perdesi kaplıyor. O zaman soruyorum. Daha neyi bekliyoruz? Birinin ölmesini mi? Benim köyüm ölmesin. Benim köyüm nefes alsın. Benim köyüm için artık çözüm zamanı.

    Sevgiyle kalın… Umutla kalın…

  • KILIÇDAROĞLU YİNE KAYBETTİ

    Haftanın en çok konuşulan konularından birisi de kuşkusuz Cumhuriyet Halk Partisi’nin 39. Olağan Kurultayı idi.

    Başlığa bakınca da “Seçim mi oldu, yarış mı yapıldı?” diye düşünenler olacaktır. Elbette seçim de değil, yarış da değil… Aslında rakip olsa yarış da olacaktı… CHP kurultayı belki daha renkli, daha hareketli ve hararetli geçecekti. Konumuz o değil. CHP’nin bir önceki Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu…

    Bir dönemin siyasetinde adından sıkça söz ettiren bir isimdi. Merhum Genel Başkan Deniz Baykal’dan aldığı koltukta mağlubiyet üstüne mağlubiyet gördü bir futbol müsabakası gibi… CHP’nin renkli simalarından Muharrem İnce’nin dediği gibi, ‘Çıkmışsın yenmiş, çıkmışsın yenmiş, bi daha çıkmışsın bi daha yenmiş.’ Bu sözler zamanında çok eleştiri alsa da nihayetinde durumun özetiydi yani…

    SİYASETTE YAŞADIKLARI: SALDIRILAR, SUİKAST VE LİDERLERLE BULUŞMASI

    Türk siyasetinde hak dedi, hukuk dedi, adalet dedi. Bir milletvekili tutuklandı diye adalet yürüyüşü ile CHP’ye lider olduğunu ispatladı Kemal Kılıçdaroğlu. Kimliği ve memleketi bakımından bir kesim ona soğuk baktı. Ama kendisi sempatisi ve güler yüzü ile herkesle diyalog kurdu. Yaşlı bir vatandaşın “Hoş geldin köylü Kemal, işçi Kemal…” sözleri bir döneme damga vurdu. İYİ Parti, Demokrat Parti, Saadet Partisi, Gelecek Partisi ve Deva Partisi ile 6’lı masayı kurdu. Liderlerin yan yana gelebileceğini siyaset dünyasına gösterdi. Eleştirildi, sevilmedi, kötülendi, dışlandı ama yılmadı bu yolda devam etti. Yumrukta yedi, şehit cenazelerinde provokasyonlara maruz kaldı. 15 Temmuz darbe girişiminden sonra suikast girişimiyle karşı karşıya kaldı. Provokasyonda sığındığı evde, bir kadının ‘Yakın bu evi’ sözleri hala içimi yaralar bir İNSAN OLARAK…

    CHP’DE SICAK SİYASET

    Sıcaktı onun için siyaset arenası… Çünkü Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün partisinin koltuğunda oturuyordu ve yükleri ağırdı ana muhalefet partisi olarak… Derken yıllar yılları kovaladı ama istediği başarıyı bir türlü yakalayamadı. Seçimleri hep kaybetti. Ta ki iki yıl öncesine kadar… CHP’nin yeni yüzü Ekrem İmamoğlu ile farklı bir hava yakalandı ve kurultayda Kılıçdaroğlu kaybetti… Sonraki konulara hiç girmiyorum. Taht kavgaları… Herkes her şeyi gördü ve söylenmesi gerekenleri söyledi.

    GÜN GEÇTİKÇE KAN KAYBETTİ

    Kurultaydan sonra Kılıçdaroğlu’nun yanında olan isimler vardı elbette… Yanına gidenler oldu, boy boy poz verenler oldu. İmamoğlu ve Özgür Özel’e karşı Kılıçdaroğlu’nun safında yer almayı seçenler vardı. Ama sayıları gün geçtikçe azaldı. Hele ki geçen ay Kılıçdaroğlu’nun paylaştığı videoyu 9 milletvekilinin paylaşması basına yansıyan karelerdi. Kılıçdaroğlu’nun düşüşünü hızlandıran ise, gözaltılar ve tutuklamalardan sonra CHP Genel Başkanlığı koltuğuna kayyum olarak dönebilmesinin konuşulduğu dönemde sessiz kalmasıydı. Hiç açıklama yapmadı, yol arkadaşlarına ve partililerine destek vermedi ve bu tavrının sonucunda CHP’lilerin kendisine bakışını ve tutumunu göremedi. Tabanda ve yönetimde kendisinin istenmediğini çok rahat anladı. Gün geçtikçe kan kaybetmeye devam etti Kılıçdaroğlu. Son açıklamaları ise bardağı taşıran son damla oldu.

    KAYBETTİ; YİNE KAYBEDECEKTİ VE YİNE KAYBETTİ

    Kurultay günü kendisini yıllarca eleştiren bir gazetede manşet bir haberle yol arkadaşlarını eleştirdi. Kendisiyle ve savunduklarıyla ters düşmesi, onu tepkilerin odağına yerleştirdi. O güne kadar sert cevaplar vermeyen CHP Lideri Özgür Özel de artık kurultay da kendisine sağlam bir cevap verdi. O sözler de Kılıçdaroğlu’na yetti sanırım ve sessiz kaldı.

    Son kurultayda gördük ki, Kılıçdaroğlu’nu destekleyenler, Özgür Özel ile poz verme yarışına girdi. Kendisi kabul etmese de CHP’de Kılıçdaroğlu dönemi artık sona erdi. Yani diyeceğimiz o ki, Kılıçdaroğlu kaybettiği seçimlerden sonra kurultayda bir kez daha kaybetti. Aday bile olmadı. Ki olsa yine kaybedecekti.  Türk siyasetinden böyle bir isim geçti… Ne diyelim ülkemiz ve Türk siyaseti için hayırlı olsun bu sonuçlar… Artık CHP’de lider adalet yürüyüşü yapan Kılıçdaroğlu değil, yol arkadaşlarını sonuna kadar savunan, gecesini gündüzüne katan Özgür Özel oldu.

    Sevgiyle kalın… Umutla kalın…

  • ANDIMIZ

    Türküm, doğruyum, çalışkanım,

    İlkem: küçüklerimi korumak,

    büyüklerimi saymak,

    yurdumu, milletimi

    özümden çok sevmektir.

    Ülküm: yükselmek, ileri gitmektir.

    Ey Büyük Atatürk!

    Açtığın yolda, gösterdiğin hedefe

    durmadan yürüyeceğime ant içerim.

    Varlığım Türk varlığına armağan olsun.

    NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE!..

    ++++

    KİMSENİN KÖKLERİMİZİ SÖKÜP ATMAYA GÜCÜ YETMEZ

    Yüce Türk Milletinin değerleri var. “Gazi Mustafa Kemal Atatürk”, “Cumhuriyet” ve “Türk Bayrağımız” ve “Andımız” gibi… Ne hikmetse zaman zaman birileri tuşa basıp, ortalığı germeye, insanların sinir uçlarıyla oynamaya başlıyor. Ve milletimizin kırmızı çizgisi olan bu değerlere saldırmaya başlıyorlar. Kişiden, bir topluluktan vs. hiç fark etmez ama bunu yıl içinde çeşitli zamanlarda görür hale geldik. Geçen gün de bir video denk geldi ve sinir oldum. 6-7 yaşlarından başlayıp 11-12 yaşlarına kadar söylemekten gurur duyduğumuz “Andımız”ı birileri yine diline dolamış. Onun ismini ve cismini verip onun reklamını yapmayacağım elbette… Sadece şunu merak ediyorum. Acaba Andımız’ın neresinden ve hangi kelimesinden rahatsız oldu bu zat? Türklüğümüz ile gurur duyan bir milletiz. Doğru olmak, zaten herkesin tek isteği; çalışkan olmak, yaşantımızın bir gereği… Geriye ne kalıyor? İnsan olabilmenin meziyetleri… O da zaten insan olmayı seçmiyorsa kelimelerin bir anlamı yok.

    ++++

    KÖKLERİ GÜÇLÜ MİLLETLER, RÜZGARDA DEVRİLMEZ

    “Andımız” gibi milletimizin ortak değerlerine yönelik saldırıların arttığını hepimiz görüyoruz. Bu saldırıların kimden, nereden geldiği bazen açık, bazen sinsi olsa da gerçekte hedefin ne olduğunu anlamak zor değil: Türkiye’nin birliğine, kültürel hafızasına ve geleceğine yönelmiş bir yıpratma çabası. Andımız, yıllarca çocuklarımızın sabah nefesi, bir arada yaşamanın, doğru, çalışkan ve dürüst olmanın simgesiydi. Bugün birileri çıkıp Andımız’a karşı söylemler geliştiriyorsa, bilinmelidir ki onların sesi milletin sesi değildir. Bu millet, Andımız’ın ruhunu kalbinde taşır; o ruh bir metinle sınırlı değil, bir milenyumun birikimidir.

    Gazi Mustafa Kemal Atatürk, yalnızca bir komutan değil; aklın, bilimin ve medeniyetin bu topraklardaki adı. Atatürk’e yönelik saldırılar tarihin en boş çabalarından biri bana göre… Çünkü bir öndere saldırmakla, onun bıraktığı eseri yok edemezler. Atatürk, yalnızca bir kişi değil, bir düşünce sistemidir. İçinde bağımsızlık, laiklik, ilericilik ve vatan sevgisini barındırır.

    Cumhuriyetimiz, büyük bir milletin yeniden diriliş şaheseri zaten… Kelimelerle anlatılmaz. Cumhuriyet’e saldıranlar, aslında kendi özgürlüklerine saldırdıklarının farkında bile değiller. Çünkü Cumhuriyet olmasa, bugün konuşabildikleri hiçbir fikir, hiçbir özgürlük, hiçbir hak var olamazdı.

    Şerefli Türk bayrağımız ise hepimizin üst kimliği, bağımsızlığımızın gökyüzündeki nişanesidir. Bu değerleri yıpratmaya çalışanların ortak noktası, geçmişiyle kavgalı, köksüz bir nesil yaratma isteğidir. Çünkü kökleri güçlü olan milletler, rüzgâr estiğinde eğilir ama asla devrilmez. Bayrağa dil uzatanlar bilsinler ki bu topraklarda bayrağa karşı durmak, taşıdığı anlamı bilmemektir. O şerefli bayrağımızın üzerinden şehidimizin kanı vardır, ülkemizin karakteri vardır. Onu yıpratmaya çalışan herkes, aslında kendi köksüzlüğünün aczini ortaya koyar.

    ++++

    BU MİLLET DEĞERLERİNİ SAHİPLENMEYİ İYİ BİLİR

    Türk milleti tarih boyunca çok saldırı gördü. Devlet kurdu, devlet yıktı, işgal gördü, iç tehdit gördü… Ama her seferinde aynı şeyi yaptı. Değerlerine sarıldı, aklını kullandı ve yeniden ayağa kalktı. Bugün de farklı olmayacak. Kimse milletin ruhunu, karakterini, tarih bilincini ve ortak hafızasını yıpratamaz. Kökü bin yıllara dayanan bu millet, kuş uçuşu fikirlerle sarsılmaz. Bu nedenle herkesin bilmesi gereken şudur. Andımız da, Atatürk’ümüz de, Cumhuriyetimiz de, Bayrağımız da bu milletin kırmızı çizgisidir. Eleştiri başka, yok sayma başka. Görüş farklılıkları başka, değer düşmanlığı bambaşkadır.  Birileri kendi kimlik krizleriyle boğuşabilir. Birileri tarihle kavga edebilir. Birileri kutsalları hedef alarak gündem yaratmaya çalışabilir. Ama gerçek değişmez. Bu milletin karakteri sağlamdır. Kökleri derindir. Değerleriyle oynanmasına asla izin vermez. Andımızın son cümlesi aslında her şeyi özetliyor: NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE…

    Sevgiyle kalın… Umutla kalın…

  • MİLLETİN KALBİNDEKİ EBEDİ IŞIK

    MİLLETİN KALBİNDEKİ EBEDİ IŞIK

    Her 10 Kasım’da olduğu gibi bu yıl da sirenler çaldığında hayat durdu…

    Ama o iki dakikalık sessizlikte bile yürekler haykırıyordu:

    “Sen rahat uyu Atam, emanetin emin ellerde”

    Bazı sesler var ki susturulmaz.

    Bazı isimler var ki tarih değil, milletin kalbinin tam ortasına kazınır.

    Mustafa Kemal Atatürk işte o isimdir.

    Yok sayılmaya, unutturulmaya, karalanmaya çalışılsa da bu milletin vicdanında dimdik ayakta duran bir ulu çınardır.

    ++++

    ONUN ADI BU TOPRAKLARIN TAŞINDA VE TOPRAĞINDA

    Bu toprakların taşına toprağına işlemiştir onun adı.

    Bir köy okulundaki Atatürk portresine bakan çocuğun gözlerinde,

    bir askerin selamında,

    bir kadının başı dik yürüyüşünde yaşar o.

    Her 10 Kasım’da Anıtkabir’e akan yüzbinler, sadece bir anma törenine değil, bir vefa yürüyüşüne çıkar.

    O yürüyüş, Türk’ün bağımsızlığa, hürriyete, Cumhuriyet’e olan inancının yürüyüşüdür.

    ++++

    YÜCE TÜRK MİLLETİ ATA’SINA KOŞTU

    O’nu “yok sayanlara” inat,

    O’na hakaret edenlere inat,

    Yüce Türk Milleti Ata’sına koştu bu yıl da…

    Ankara’da, yurdun dört bir yanında, saat 09.05’te nefesler tutuldu; gözler doldu, kalpler Atatürk için attı.

    Bir millet düşünün ki, kurucusuna sadece geçmişin bir figürü olarak değil, bugünün de rehberi olarak bakıyor.

    Çünkü Atatürk bizim için sadece bir lider değil; fikirleriyle, cesaretiyle, ferasetiyle bir yol göstericidir.

    Onu anlamak, sadece onu anmak değildir; onun gösterdiği yolda kararlılıkla yürümektir.

    Bugün Cumhuriyetimizin ikinci yüzyılında hâlâ milyonlar “Atam İzindeyiz” diyorsa, bu, bir bağlılığın değil; bir şükran yemininin ifadesidir.

    ++++

    ATAM, SENİ UNUTMADIK, UNUTTURMAYACAĞIZ

    Ona duyulan özlem, geçen yıllarla eksilmiyor, bilakis büyüyor.

    Çünkü Atatürk’ü özlemek, aslında millet olmanın özünü özlemektir.

    Bağımsızlığı, laikliği, adaleti, eşitliği özlemektir.

    Ve biz, bu milletin evlatları olarak diyoruz ki:

    Atam, seni unutmadık, unutturmayacağız.

    Sana dil uzatanlar bilsin ki, senin kurduğun Cumhuriyet bu topraklarda sonsuza dek yaşayacak.

    Ruhun şâd olsun…

    Sevgiyle kalın… Umutla kalın…

  • Cumhuriyet hepimizin

    “Ey yükselen yeni nesil! İstikbal sizindir. Cumhuriyeti biz kurduk, onu devam ettirecek sizlersiniz.” (Gazi Mustafa Kemal Atatürk)

    Cumhuriyet Bayramı…

    Yüce Türk Milleti’nin en büyük gurur günlerinden birisi…

    Cumhuriyet…

    Yalnızca bir yönetim biçiminin değil, Türk milletinin bu topraklarda var olma iradesinin, onurunun ve hür yaşama kararlılığının adıdır. O, bir sistem değil; bir karakterdir, bir duruştur, bir ruhtur. 102 yıl önce, Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarının öncülüğünde, küllerinden doğan bir millet “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” diyerek tarih sahnesinde yeniden doğruldu. O günden bugüne Cumhuriyet, Türk milletinin namusu, onuru, umudu ve en büyük emaneti oldu.

    CUMHURİYET, KİMSESİZLERİN KİMSESİDİR

    Bu Cumhuriyet, yalnızca bir kesimin değil; bu toprakların alın teriyle, gözyaşıyla yoğrulmuş her ferdin Cumhuriyetidir. Bu Cumhuriyet; Alın teriyle geçinen işçinin, tarlasında toprağa can katan köylünün, en zor koşullarda ülkesini koruyan mehmetçiğin, yüreği vatan sevgisiyle dolu öğretmenin, savaş meydanlarında şehit düşen, toprağa “vatan sağ olsun” diyen babanın ve şehit haberi aldığında bile gururla “Oğlum vatan için gitti” diyen ananın Cumhuriyetidir. Bu Cumhuriyet, madende ayakkabılarını çıkaran o temiz yürekli işçinindir. Bu Cumhuriyet, karanlık sokaklarda görev yaparken hain kurşunlara hedef olan polisimizin Cumhuriyetidir. Bu Cumhuriyet, elinde bayrağıyla, kalbinde Atatürk sevgisiyle yürüyen her Türk evladınındır.

    BİR ASIRDIR AYNI HEYECANLA

    Cumhuriyet Bayramı her yıl gelir, ama her yıl ilk günkü heyecanla karşılanır. Anıtkabir’e koşan çocukların gözlerindeki ışıltı, okul bahçelerinde şiir okuyan yaşlıların titreyen sesi, marşlarla dolan caddeler, bayraklarla bezenmiş evler… Her biri aynı şeyin kanıtıdır: Millet Cumhuriyetine sahip çıkıyor. Bu millet biliyor ki, Cumhuriyet demek özgürlük demektir. Cumhuriyet demek eşitlik, adalet, bağımsızlık, umut demektir. Cumhuriyet demek, geçmişimiz ve geleceğimiz demektir. Ve en önemlisi; Cumhuriyet demek “Türk olmanın gururunu” taşımak demektir.

    GAZİ PAŞAMIZIN O SÖZÜ: YARIN CUMHURİYET İLAN EDECEĞİZ

    28 Ekim 1923 akşamı, Çankaya Köşkü’nde Gazi Mustafa Kemal Paşa, arkadaşlarına döndü ve tarihe geçecek o sözü söyledi: “Yarın Cumhuriyet’i ilan edeceğiz.” Ertesi gün, Meclis’in çatısı altında yankılanan “Yaşasın Cumhuriyet!” sesleri, yalnız bir rejimin değil, bir milletin yeniden doğuşunun ilanıydı. Bugün 102 yıl sonra, o ses hâlâ Anadolu’nun her karış toprağında yankılanıyor.

    CUMHURİYETİMİZE BORÇLUYUZ

    Bazılarına göre Cumhuriyet sadece bir bayramdır. Ama bilene, hissedene göre Cumhuriyet; bir yaşam biçimidir, bir vicdan sesidir. Bu topraklarda özgürce yazabiliyorsak, konuşabiliyorsak, düşünüyorsak, bunu Cumhuriyetimize borçluyuz. Bugün Türkiye’nin etrafı ateş çemberine dönmüşken, biz hâlâ gökyüzüne bakıp “NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE!” diyebiliyorsak, işte bu, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün ve Cumhuriyet’in bize bıraktığı en büyük mirastır. Cumhuriyetimiz 102 yaşında… Ve hâlâ dimdik ayakta… Çünkü bu milletin damarlarında, o büyük devrimin kanı dolaşmaya devam ediyor.

    Yaşasın Cumhuriyet!

    Başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, tüm şehitlerimizi, gazilerimizi ve isimsiz kahramanlarımızı rahmet, minnet ve saygıyla anıyorum.

    Cumhuriyet Bayramımız kutlu olsun.

    Sevgiyle kalın… Umutla kalın…

    Cumhuriyetle kalın… Atatürk ile kalın.

     

  • BASINA KAPALI KONGRENİN DEMOKRASİDE YERİ OLMAZ

    Kısa bir aranın ardından tekrar merhaba…

    İzinde olsam da gündemin içinde kalmaya devam ettim elbette… İzne çıkmadan önce tek isteğim Filistin’deki zulmün bitmesi, gözyaşının sona ermesi ve küçücük çocukların okuluna gidebildiği, gülerek oynayabildiği ve yüzünün güldüğü günleri görebilmekti. Ateşkes sağlanması ile yüreğimize su serpildi. Umarım Filistin ve Gazze’de daha güzel günleri hep birlikte görürüz.

    ++++

    Elbette not aldığım sorunlar vardı. Değinmem gereken konular vs. vs… Tam onları kaleme alacaktım ki hafta sonu yaşanan olay tüm bunların önüne geçti. Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Afyonkarahisar İl Başkanlığı’nın 39. Olağan İl Kongresi’nde basına sansür uygulandı.

    2018’DEKİ CHP KONGRESİNDE NELER OLDU?

    Bu konuya girmeden sizleri 2018 yılına götürmek istiyorum. Ocak ayının ilk günleri… Yine bir CHP kongresi… Bizzat muhabir – kameraman olarak takip ettiğim bir kongre idi. Afyonkarahisar’da o dönem mevcut il başkanı olan Dr. Kemal Demirkırkan’ın tek aday olarak katıldığı CHP 36. Olağan kongresi, Ticaret Borsası Toplantı Salonu’nda gerçekleştirilmişti. Kongreye o dönem CHP Afyonkarahisar Milletvekili Burcu Köksal, CHP eski milletvekilleri merhum Ahmet Toptaş, Halil Ünlütepe ve CHP’li eski adaylar da katılmıştı. Girişte renkli görüntüler vardı. Davul ve zurnalarla ‘Sarı Saçlım Mavi Gözlüm’ diyerek karşılandı bütün partililer. Kongrenin yapıldığı salonun girişine CHP’li liderlerin sözleri asılırken, Kuva-i Milliye kahramanlarını tanıtan yazılarda büyük ilgi gördü. Salona geçince ise Atatürk’ün sözünün yer aldığı pankart vardı. SHP’li ve CHP’li genel başkanların fotoğrafları duvarlardaki yerini almıştı. CHP’li Köksal, o gün iktidar partisini eleştirmişti. Buraya kadar her şey normaldi.

    ++++

    CHP’DE KONGRELER SERT GEÇER

    Kongrede rutin sessizlik yanı sıra kürsü konuşmaları yapılıyordu ki, CHP’li isimler birbirine sataşınca ortam bir anda gerildi. Devrimcilik üzerinden farklı bir hava esti. Kürsüye (o dönem) CHP İhsaniye İlçe Başkanı Halil Ceylan geldi. CHP’nin eski İl Başkanı Yalçın Görgöz’ü devrimcilik üzerinden eleştiren Başkan Ceylan’a Yalçın Görgöz yanıt vermek istedi; CHP Parti Meclisi Üyesi Gülizar Biçer Karaca, Görgöz’e konuşma hakkı vermemesi de karelere yansıdı. Tam bu esnada Görgöz’ün kullandığı sert bir ifade ortalığı gerdi ve Halil Ceylan’ın oğlu Görgöz’e saldırdı. Sivil ekip ve partililerin ayırdığı kavga büyümeden sonlandırıldı. Daha sonra konuşan CHP İl Başkanı Kemal Demirkırkan hem parti içine hem de parti dışına sert uyarılarda bulundu. Aslında buraya kadar da normal… Çünkü CHP, konuşan bir parti… Partide herkes konuşmak ister, demokrasiye inanılır her daim… Ama konuşmalar sonrası gerginlik ve kavga kaçınılmaz olur.

    ++++

    FIRTINAYA BEŞ KALA BASINA NEZAKETLE YEMEK DAVETİ

    2018’deki konuyu neden anlattım? Orada bir detay vardı, onu hatırlatmak istedim. Kongrede tam bu gerginlik havası yeni yeni başlarken, bir partili basın mensuplarına seslendi. Gazeteciler, yemek yeme bahanesi ile kibarca dışarıya çağrıldı. Yanımdaki arkadaşımla göz göze gelirken gazeteci büyüğümüz ve abimiz İsmail Akar, duruma tepki göstererek, “Olur mu öyle şey? Ortam gergin, böyle zamanda dışarı mı çıkılır?” gibi sözlerle aynı nezaketle bu teklifi geri çevirmişti. Çok değil sadece iki dakika sonra ortam gerildi ve yukarıda yazdıklarım yaşandı. Basın içeride olmasa idi, yaşananlardan kimsenin haberi olmayacaktı. O görüntüleri de bizzat ben çektim ve haberini yayınladım. “Halkın partisiyiz” diyenleri halktan gizleme isteği o gün de yakışmamıştı CHP’ye, bugün de…

    ++++

    AMA OLMADI, KADRO EKSİK KALDI DİYELİM

    Şimdi gelelim Pazar gününe… Haftalardır gündemden düşmeyen tek parti CHP idi. Gözaltılar, tutuklamalar, mitingler, kongreler, iptaller, kurultay derken ülke gündeminde hep CHP vardı. Hafta içinde basına yansıyan haberlerde de Pazar’ın gelişine takılmıştı gözler… Aslında başta basın olmak üzere herkes konuya dahil olan isimlerin nasıl bir yol izleyeceğini, kürsülerden kimlere mesaj vereceğini merak ediyordu. Ama olmadı, kadro eksik kaldı diyelim.

    ++++

    GAZETECİ BAYER: O ZAMAN BASINI NEDEN ÇAĞIRDINIZ?

    Uşak Belediye Başkanı ve Divan Başkanı Özkan Yalım, kendi konuşmasını yaptıktan sonra kongreyi basına kapattığını açıkladı ve ortam buz gibi oldu. Kanal 3 ve Gazete 3’te birlikte çalışmaktığım Gazeteci abimiz Mustafa Bayer duruma çok net tepki gösterdi ve “O zaman basını neden çağırdınız?” diyerek cevap verdi. (Mustafa abimizin görevini yaparken ki tavrı, birçok çevreler tarafından titizlikle takip ediliyor ve kendisi büyük takdir görüyor. Hakkaniyeti, adaleti ve ‘gerçek bir gazeteci’ profili ile ilimizde de siyasiler başta olmak üzere herkesin çok değer verdiği bir isim.) Diğer basın mensupları da duruma tepki gösterince CHP yöneticileri geri adım atmak zorunda kaldı. Delegeler ve başkan adayları da basına destek verince, CHP tüzüğünü bahane gösteren Divan Başkanı Özkan Yalım, tekrar basının yanına gelerek özür diledi, açıklama yaptı, meslektaşlarımızı içeri davet etti.

    ++++

    BASIN ORADADIR, OLMALIDIR, OLMAYA DA DEVAM EDECEKTİR

    Cumhuriyet Halk Partisi gibi “demokrasinin kalesi” olduğunu iddia eden bir partinin il kongresinde, basının dışarı çıkarılmak istenmesi, sadece CHP’ye değil, bu ülkedeki demokratik değerlere inanan herkese bir hakaret… Kongrede, adeta bir siyasi tiyatroya sahne oldu. Ancak bu oyunda perdeler, önce izleyicilere (halka) kapatılmak istendi. Bu olayın üstü, sadece “özür dileyerek” örtülemez. Siyasi partilerin kongreleri yalnızca iç meselelerin konuşulduğu toplantılar değildir. Bu toplantılar, halkın temsilcilerinin kimler olduğunu, nasıl seçildiğini, hangi fikirlerin öne çıktığını, hangi çıkar çatışmalarının yaşandığını gösteren kamusal organizasyonlardır. O kürsüye çıkan her isim, yalnızca delegelere değil, tüm kamuoyuna hitap eder. Bu nedenle basın oradadır. Olmalıdır. Olmaya da devam edecektir. Bugün CHP, yarın başka bir parti, fark etmez. Şeffaflık, bir siyasi partinin iç tüzüğünde yazılı olan bir “madde” değil; demokrasinin temelidir. Hele ki basını dışarı çıkarıp arka kapılardan siyaset yapılmak isteniyorsa, orada artık demokrasi değil, perde arkasında planlanan bir hesap vardır.  Gazetecilerin bu olaya gösterdiği tepki sadece meslek onuru için değil; halkın haber alma hakkı için verilen bir mücadeledir. “Basına kapalı” bir demokrasi olmaz. Görüntülenmeyen, kayda geçmeyen, takip edilemeyen bir kongre, demokratik değil; otokratik bir yapıya hizmet eder. Eğer CHP, yerel kongrelerinde bu tür sansasyonlar yaşanmasını istemiyorsa önce “biz ne yapıyoruz?” sorusunu sormalı. Halkın gözünün içine baka baka “demokrasi şöleni” diyen bir partinin, aynı anda basını salondan çıkarmaya çalışması, ancak bir ironiyle açıklanabilir. Sonuç olarak, yaşananlar yalnızca bir kongre krizinden ibaret değildir. Bu olay, siyasi partilerin şeffaflık sınavıdır. Ve maalesef CHP, Afyonkarahisar’da bu sınavdan sınıfta kalmıştır. Bir not: Bugün kapıyı kapatmaya çalıştığınız gazeteciler, yarın sizi manşetlere taşıyabilir.

    İyi düşünün, demokrasiyi karanlıkta büyütemezsiniz.

    Sevgiyle kalın… Umutla kalın…

  • İZNE ÇIKARKEN

    2025…

    Acısıyla tatlısıyla bu yılın da son aylarına yaklaşmış bulunuyoruz.

    Her yıl olduğu gibi bu yıl da sevinçler, üzüntüler, umutlar ve hayal kırıklıklarıyla dolu geçti. İlk ayların heyecanı, siyasi tartışmalar, beklenmedik gelişmeler, kayıplar ve umut verici haberler… Her gün farklı bir gündem, her gün farklı bir tartışma. Türk siyasetinde alışılmışın dışında tuhaf gelişmeler, ülke genelinde yangınlar, can kayıpları, ekonomik sıkıntılar ve çözüm bekleyen yüzlerce sorun.

    Saymaya kalksak, sayfalar yetmez.

    Elbette güzellikler de yaşandı bu yıl. Gurur duyduğumuz başarılarımız, bayrağımızı dalgalandıran sporcularımız, gençlerin heyecanı, kültürel ve sanatsal gelişmeler… Hepimizin yüzünü güldüren anlar da oldu.

    Ama o kadar gelişmenin içinde yüreklerimizi dağlayan bir başka gerçek var ki:

    FİLİSTİN VE GAZZE…

    ++++

    Küçücük çocuklar, bebekler, kadınlar ve yaşlılar… Kan ve gözyaşı… Nereye baksak gözü yaşlı aileler ve yaşamak isteyen çocuklar… Henüz oyun çağında ama onlar sadece yaşamak istiyorlar. Orada küçücük bedenler açlıktan gözlerimizin önünde eriyor. Daha oyun çağındaki çocukların, hayatta kalmaktan başka bir hayali kalmadı. Çocuklar oyuncak, bilgisayar, okul çantası isterken; onlar bir dilim ekmek, bir bardak suya muhtaç. Annesinin kucağında ölümü bekleyen bebekler, yiyecek bulamayan yaşlılar, çaresizlikten gözyaşlarına boğulan kadınlar…

    Hele ki son olaylar…

    Yaşam için gerekli olan gıda yardımlarına yapılan saldırılar. Ve daha da acısı: 21. yüzyılda insanlar açlıktan ölüyor. Yanlış duymadınız. Bombalar, mermiler değil; gıda eksikliği, yardım konvoylarına yapılan saldırılar, dünyanın sessizliği… İnsanlar açlık yüzünden yaşamını yitiriyor. Bir lokma ekmek için günlerce bekleyen çocukların yüzündeki umutsuzluğu görseniz, içiniz parçalanır.

    Her gün televizyon ekranlarına, telefonlarımıza düşen karelerde aynı dram: Açlıktan kapanan gözler, bir deri bir kemik kalmış minik bedenler, gözyaşlarıyla haykıran anneler… Bu yüzyılda insanlık adına utanç vesikası olan bu tablo, ne yazık ki hepimizin gözü önünde yaşanıyor. Bizler kilometrelerce öteden üzülüyor, kahroluyor, dua etmekten başka bir şey yapamıyoruz.

    ++++

    Diğer ülkeler ve liderleri güç savaşına maalesef devam ediyor. Ne yazık ki dünyanın gündemine Gazze’de bir çocuğun açlıktan ölmesi girmiyor. Oysa Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün “Yurtta barış, dünyada barış” sözleri bugün her zamankinden daha anlamlı. Çünkü barış ve adalet olmadan hiçbir ülke güvende değil, hiçbir çocuk mutlu değil.

    ++++

    Bugün bu yazıyı neden yazıyorum?

    Çünkü bugün itibariyle yıllık izne ayrılıyorum. Kalemime kısa bir ara vereceğim. Ama gönlüm, aklım hâlâ Gazze’deki o çocuklarda olacak. Umarım izin dönüşünde daha umutlu haberler alırız. Umarım dünyada çocukların açlıktan değil, oyun oynarken gülmekten yorulduğu günleri görürüz. Umarım barış, kardeşlik ve huzur sadece temennilerde değil, hayatın her alanında kendini gösterir. Çünkü bir çocuk açlıktan öldüğünde, insanlık biraz daha ölüyor. Ve biz buna daha fazla seyirci kalamayız.

    Sevgiyle kalın… Umutla kalın…

  • SELAM SANA KOCATEPE

    SELAM SANA KOCATEPE

    Tarih, milletimizin yazdığı büyük destanın en önemli sayfasını 26 Ağustos 1922’de açtı.

    O gün, Anadolu’nun dört bir yanından yükselen inanç dolu sesler, vatanın her karış toprağına yazıldı. Yedi yaşındaki çocuktan yetmişlik dedeye kadar herkes, Kuva-i Milliye ruhuyla kenetlendi. Önderlik eden bir lider vardı; mutlak başarıya inanan, gözünü kırpmadan en zorlu mücadeleye atılan Gazi Mustafa Kemal Atatürk. Onun komutası altında, Büyük Taarruz ve Başkomutanlık Meydan Muharebesi başladı. Bu, sadece bir savaş değil; özgürlüğe atılan en büyük adımdı.

    ++++

    KOCATEPE’DE ŞAFAKLA GELEN KARAR

    Bugün, milletimizin kaderini değiştiren o büyük yürüyüşün 103. yılındayız. Takvim yaprakları 26 Ağustos 1922’yi gösterdiğinde, Türk ordusu sessiz ama kararlı adımlarla tarih yazmak üzere harekete geçmişti. Gece boyunca Ahır Dağları’nın eteklerinde ilerleyen Mehmetçik, Yunan kuvvetlerinin geceleri savunmasız bıraktığı Ballıkaya mevkiinden sızarak düşman hatlarının gerisine yöneldi. Bu sessiz ilerleyiş, aslında büyük bir fırtınanın habercisiydi. Günün ilk ışıklarıyla birlikte, Anadolu’nun kalbinde bir zirvede üç büyük isim belirdi: Başkomutan Gazi Mustafa Kemal Paşa, Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa ve Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa… Kocatepe’nin doruğunda, elleri dürbünlerinde, gözleri ufukta… Komuta heyeti artık yerini almıştı. Büyük Taarruz’un ilk adımı atılmış, milletin kaderi yeniden yazılmaya başlanmıştı.

    ++++

    BÜYÜK TAARRUZ’UN BAŞINDA GAZİ VARDI

    26 Ağustos 1922 gecesi, Anadolu’nun kaderini belirleyecek destansı bir mücadele başladı. Afyon’un derin sessizliğini, Türk topçularının 04:30’da başlattığı taciz atışları bozdu. Saat 05:00’te düşmanın kritik noktalarına yoğun topçu ateşiyle vurulurken, 06:00 itibarıyla Türk piyadeleri ileri atıldı. Tınaztepe’ye ulaşan Mehmetçik, dikenli telleri aşarak süngü hücumuyla Yunan savunmasını kırdı ve tepeyi ele geçirdi. Bu taarruzun her anında, her kararıyla bir lider vardı: Gazi Mustafa Kemal Paşa. Savaş meydanlarının içinden gelen, cepheyi bilen, milleti tanıyan bir komutan… Büyük Taarruz’u bizzat yöneten Gazi Paşa’nın askeri zekâsı ve stratejik öngörüsü, taarruzun başarıyla ilerlemesinde belirleyici oldu. Saatler ilerledikçe Türk ordusu hız kesmedi. 09:00’da Belentepe özgürleştirildi, hemen ardından Kalecik-Sivrisi düşman işgalinden temizlendi. Gün sonunda 1. Ordu birlikleri, Büyük Kalecik’ten Çiğiltepe’ye kadar 15 kilometrelik bir hatta düşmanın birinci savunma hattını tamamen ele geçirmişti. Anadolu, toprağına vurulan zincirleri birer birer kırıyordu.

    ++++

    27 AĞUSTOS: AFYONKARAHİSAR’IN ŞANLI KURTULUŞU

    27 Ağustos 1922 sabahı, Anadolu toprakları yeni bir güne uyanırken Türk ordusu yeniden ileri atıldı. Tüm cephelerde başlatılan genel taarruz, süngü hücumlarıyla destekleniyor, her karış toprak insanüstü bir mücadeleyle geri alınıyordu. Mehmetçik, yalnızca bir düşmana karşı değil; yılların zulmüne, açlığa, yoksulluğa ve yorgunluğa rağmen inancını yitirmeyen bir milletin umudunu taşıyarak savaşıyordu. Yoğun çatışmaların ardından, Afyonkarahisar nihayet özgürlüğüne kavuştu. Stratejik bir zaferdi bu… Sadece bir şehir değil, Türk ordusunun kalbi de artık burada atıyordu. Başkomutanlık Karargâhı ve Batı Cephesi Komutanlığı, Afyonkarahisar’a taşındı. Zafer artık yakındı, fakat durmak yoktu. 28 ve 29 Ağustos günlerinde süren başarılı taarruzlar, düşmanı köşeye sıkıştırdı. 5. Yunan Tümeni kuşatma altına alındı. Geri çekilme yolları kesildi. Artık sadece savaşarak değil, stratejik deha ile kazanılacak bir safhadaydı mücadele. Komutanlar bir araya geldi, durumu değerlendirdi. Alınan karar netti: Düşman ya teslim olacak ya da tamamen yok edilecekti. Zaferin ayak sesleri artık tüm cephelerde yankılanıyordu.

    ++++

    30 AĞUSTOS: KESİN ZAFER VE BAŞKOMUTANLIK MEYDAN MUHAREBESİ

    30 Ağustos 1922 Çarşamba sabahı, Türk ordusu Büyük Taarruz’u kesin ve kesin bir zaferle taçlandırdı. Bu son aşama, tarihimize “Başkomutanlık Meydan Muharebesi” olarak geçti. Düşman ordusu dört bir yandan kuşatılmış, ateş hatları arasında kalan birlikler ya yok edilmiş ya da esir alınmıştı. Kütahya düşman işgalinden kurtuldu. Anadolu’daki Yunan kuvvetlerinin yarısı imha edilmiş ya da teslim olmuş, geriye kalanlar ise üç ayrı grup halinde geri çekilmek zorunda kalmıştı. Bu kritik gelişmeler üzerine Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa ve Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa, Yunan ordusunun kalan kısmını tamamen yok etmek için büyük bir plan yaptı. Mustafa Kemal Paşa’nın efsanevi emri gecikmedi: “Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz’dir. İleri!”

    1 Eylül’de başlayan takip harekâtıyla Türk ordusu, düşman kuvvetlerini İzmir, Dikili ve Mudanya’ya doğru sürükledi. 2 Eylül’de Uşak’ta, Yunan ordusunun Başkomutanı General Nikolaos Trikupis ve 6.000 askeri esir alındı. Böylece 15 günde tam 450 kilometre yol kat eden Türk ordusu, 9 Eylül 1922 sabahı İzmir’e girdi. Yüzbaşı Şerafettin Bey Hükümet Konağı’na, 5. Süvari Tümeni öncüsü Yüzbaşı Zeki Bey Kumandanlık Dairesi’ne, 4. Alay Komutanı Reşat Bey ise Kadifekale’ye Türk bayrağını gururla çekti. 1 Eylül’de Uşak, 2 Eylül’de Eskişehir, 6 Eylül’de Balıkesir ve Bilecik, 7 Eylül’de Aydın, 8 Eylül’de Manisa düşman işgalinden kurtarılmıştı. Büyük Taarruz, milletin sonsuza dek özgür olacağının ilanıydı.

    ++++

    MUSTAFA KEMAL ATATÜRK VE GİZLİ HAZIRLIKLARIN SIRRI

    103 yıl önce bugün, Mustafa Kemal Atatürk liderliğinde başlayan Büyük Taarruz, Türk milletinin zafer destanına dönüştü. 20 Temmuz 1922’de kendisine dördüncü kez başkomutanlık yetkisi verilen Mustafa Kemal Paşa, işgalcilere karşı hazırlıklarını son derece gizlilik içinde yürüttü. Bu gizliliğin ardında iki kritik sebep vardı: Öncelikle, ihtiyaç duyulan cephane ve malzemeyi zamanında ve yeterli miktarda toplamak; ardından da savaşa katılacak asker sayısını maksimum seviyeye çıkarmak. Bu hazırlıklar sırasında, Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak, Garp Cephesi Komutanı İsmet İnönü ve Birinci Ordu Komutanı Nureddin İbrahim Konyar, gizli toplantılar yaparak taarruzun en ince ayrıntılarını planladı. O kadar ustaca yürütüldü ki, büyük taarruz öncesinde diplomatlara bir çay partisi bile verildi; düşman ve dünya gözleri bu hazırlıkların asıl amacından uzaklaştırıldı. Türk ordusu, yaklaşık 207 bin askerle mücadeleye katılırken, Yunan ordusunun gücü yaklaşık 225 bin askerle daha fazlaydı. Ayrıca Yunanlar, silah ve cephane bakımından da Türk ordusuna göre üstünlük sağlamıştı. Hava desteğinde ise Türk ordusunun gücü oldukça sınırlıydı. Tüm bu zorluklara rağmen, milli mücadelenin kahramanları zaferi kazanacak inançla ve kararlılıkla yürüdüler.

    ++++

    İŞTE O GECENİN DETAYLARI: 26 AĞUSTOS’UN İLK SAATLERİ

    26 Ağustos’un erken saatlerinde, sisin etkisiyle bir saat geciken topçu ateşi sabahın ilk ışıklarıyla birlikte başladı. Yaklaşık yarım saat süren yoğun bombardıman, Yunan mevzilerinde büyük tahribata yol açtı. Ardından piyade birliklerinin hızlı taarruzu, Tınaztepe, Belentepe ve Kalecik bölgelerinin kısa sürede geri alınmasını sağladı. Bu sırada cephe gerisine sızan süvari birlikleri, Yunan ordusunun İzmir-Afyon arasındaki iletişim hattını kesmeyi başardı. Düşman birlikleri geri çekilmeye başladığında, Türk askerleriyle Yunanlar arasında şiddetli çatışmalar yaşandı. Türk ordusu, düşmanı durdurmadan takip etti ve 27 Ağustos sabahı Afyon’a girdi. Afyon’un kurtuluşu, cepheye moral ve güç veren halk tarafından büyük coşkuyla karşılandı. Bu zafer, Yunan ordusunun demiryolu hakimiyetini kaybetmesine ve sıkışmasına yol açtı. Bu kanlı savaşta Türk ordusu yaklaşık 2.500 kayıp verirken, Yunan ordusundaki ölü sayısı 8 bini aştı. Ve 30 Ağustos 1922, yıllar süren Kurtuluş Savaşı’nın zaferle taçlandığı gün olarak tarih sayfalarına kazındı.

    ++++

    RAHMET, SAYGI, ÖZLEM VE ŞÜKRANLA ANIYORUZ

    Böylesine bir zafer yüreğimize sığmıyor, her gün kutlamak istiyoruz. Düşman işgalinden kurtarmaya çalışılan o günlerde vatanımızı canı pahasına koruyan başta Başkomutanımız Gazi Mustafa Kemal Atatürk, aziz silah arkadaşları, gazilerimiz, şehitlerimiz, şanlı ecdadımız ve Yüce Türk Milletinin asil evlatlarını rahmet, saygı, özlem ve şükranla anıyoruz…

    Nazım Hikmet de bu kutlu zaferi, ‘KUVAYİ MİLLİYE ZAFERİ’ diye şiirinde anlatmıştı. İşte o şiir ve dizeleri…

    KUVAYI MİLLİYE’DEN

    Düşündü birdenbire kayalardaki adam

    kaynakları ve yolları düşman elinde kalan bütün nehirleri

    Kim bilir onlar ne kadar büyük

    ne kadar uzundular?

    Birçoğunun adini bilmiyordu

    yalnız, Yunan’dan önce ve Seferberlikten evvel

    geçerdi Gediz’in sularını başı dönerek.

    ++++

    Dağlarda tek

    tek

    ateşler yanıyordu

    Ve yıldızlar öyle ışıltılı, öyle ferahtılar ki

    şayak kalpaklı adam

    nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden

    güzel, rahat günlere inanıyordu

    ve gülen bıyıklarıyla duruyordu ki mavzerinin yanında

    birdenbire beş adım sağında onu gördü.

    Paşalar onun arkasındaydılar.

    O, saati sordu.

    Paşalar: “Üç” dediler,

    Sarışın bir kurda benziyordu.

    Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.

    Yürüdü uçurumun başına kadar,

    eğildi, durdu.

    Bıraksalar

    İnce, uzun bacakları üstünde yaylanarak

    ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak

    Kocatepe’den Afyon ovasına atlayacaktı.

    BİN SELAM OLSUN KUVA-İ MİLLİYE KAHRAMANLARINA…

    Kocatepe ile kalın…

    Sevgiyle kalın… Umutla kalın…

  • KADIN CİNAYETLERİ VE “BERGEN” FİLMİ

    KADIN CİNAYETLERİ VE “BERGEN” FİLMİ

    Türkiye gündemini yakından takip edenler bilir. Baş döndürecek şekilde gündemimiz yoğun…

    O kadar konunun içinde hiç değişmeyen ve her geçen gün daha da vahşi bir biçimde karşımıza çıkan kadın cinayetleri, maalesef gündemdeki sıcak yerini koruyor. Son yıllarda kadın cinayetlerinin ürkütücü şekilde artması, toplumun vicdanında derin yaralar açtı. Neredeyse her gün medyada yer bulan kadınlara yönelik şiddet haberleri, artık sadece rakamlardan ibaret değil; her biri bir hayat, bir gelecek, bir umut… Bir anne, bir kardeş, bir arkadaş… Bu dünyanın güzel olmasını sağlayan kadınlar, günümüzde artık karanlığa savrulur hale geldi. Her gün yeni bir cinayet vakası… Psikolojisi bozulan, öfkelenen, boşanmayı hazmedemeyen, reddedilmeyi kabul etmeyen, aşırı kıskanç bireyler, kadınlara hayatı resmen zindan ediyor.

    ++++

    FARKINDALIK MI, RİSK Mİ?

    Kadına yönelik şiddet, Türkiye’de sosyokültürel ve yapısal nedenlerle ciddi boyutlara ulaşmış toplumsal bir sorun… Bu çerçevede medyanın ve sinemanın bu olguya yaklaşımı, toplumsal algıların şekillenmesinde doğrudan etkili. Özellikle şiddeti temsil eden yapımların hangi bağlamda ve nasıl sunulduğu, izleyiciler üzerinde dönüştürücü ya da pekiştirici etkiler doğurabiliyor.

    Kadına yönelik şiddetin her geçen gün arttığı Türkiye’de, Bergen filmi yeniden vizyona girdi. Merhum sanatçı Bergen’in trajik hayatını konu alan film, özellikle kezzap saldırısı sahnesiyle kamuoyunda yeniden tartışma konusu olmuştu ve bende önceki köşe yazılarımda bu filmin trajik sonuçlar getirdiğini belirtmiştim. Kadın cinayetlerinin arttığı günümüzde, kötü bir örnek olacak sahnenin tekrar hafızalarda yer etmesi bana göre hiç doğru değil. Zira bu filmin vizyona girmesinin ardından öfkeli bireyler, tekrar harekete geçmiş ve sonrasında kezzap atılan kadınların içler acısı halini görmüştük.

    Birçok kişi de filmi, kadına yönelik şiddetin görünür hale getirilmesi açısından önemli bulurken, bazı uzmanlar ve izleyiciler, bu tarz travmatik sahnelerin toplumsal etkileri konusunda endişelerini dile getiriyor. Özellikle kezzap saldırısının yeniden beyaz perdeye taşınması, şiddeti tetikleyici etkiler doğurabilir. Sinemanın güçlü bir anlatım aracı olduğu su götürmez bir gerçek. Ancak bu gücün, travmalar üzerinde nasıl kullanıldığı, izleyici kitlesi ve sosyal bağlamla birlikte değerlendirilmek zorunda. Kadın hakları savunucuları, filmdeki şiddet sahnelerinin, benzer eğilimdeki bireyler için örnek teşkil edebileceğini, bu nedenle sanatın duyarlılık sınırlarını da gözetmesi gerektiğini savunuyor. Tartışmalar sürerken, ortak bir soru seslendiriliyor: Şiddeti yeniden ve yeniden anlatmak mı, yoksa bu döngüyü kıracak yeni yollar aramak mı?

    ++++

     

    SANAT NEREDE DURMALI?

    Bu gerçeklik karşısında sanatın, özellikle sinemanın nasıl bir pozisyon aldığı ya da alması gerektiği ise yeniden tartışılmalı. Geçtiğimiz dönemde vizyona giren ve yoğun ilgi gören Bergen filmi, Türkiye’de büyük ses getirmişti. Filmin başrolünde acılarla yoğrulmuş bir sanatçının gerçek yaşam öyküsü işlendi. Ancak bu hikâyenin merkezinde, ne yazık ki, bir “KEZZAP SALDIRISI” ve sonunda “BİR KADIN CİNAYETİ” var. Bergen’in hikâyesi, kuşkusuz toplumun kanayan bir yarasını ortaya koyuyor. Fakat bu filmin, kısa bir aranın ardından tekrar vizyona sokulması bazı soru işaretlerini de beraberinde getiriyor. Bugünün sosyal atmosferinde, şiddet içerikli filmlerin nasıl algılandığı, özellikle de genç ve hassas bireyler üzerinde nasıl etkiler bıraktığı ciddi biçimde sorgulanmalı.

    ++++

    BİR FİLM, BİR HABERDEN DAHA ETKİLİ OLABİLİR

    Sanat güçlüdür. Bazen bir film, bir haberden daha etkili olabilir. Buradaki mesele sansür değil, hassasiyet. Sinema elbette her şeyi anlatabilir; ama bunu nasıl anlattığı ve ne zaman anlattığı çok önemlidir. Belki Bergen’in hikâyesi, farklı bir kurgu diliyle, şiddeti yüceltmeden ve “acıdan kahraman çıkarma” formülüne başvurmadan da anlatılabilirdi.

    Evet, Bergen bir dramdır. Ve evet, bu ülkede çok sayıda kadın tıpkı onun gibi sistematik şiddete maruz kalmıştır, kalmaktadır. Ancak kezzap gibi insanlık dışı bir saldırı biçimini “hikâyenin doğal akışı” içinde göstermek, farkındalık yaratmanın ötesinde, bazı zihinlerde “meşrulaştırıcı” bir etki bile doğurabilir. Sonuç olarak, toplum olarak ruhen yorgun ve kırılgan bir dönemden geçiyoruz. Bu süreçte sanatın iyileştirici gücüne daha çok ihtiyaç varken, travmaları yeniden ve yeniden hatırlatmanın kime ne kazandırdığı sorgulanmalı. Kadınların yüzüne asit atanların hala aramızda dolaştığı bir ülkede, böyle bir hikâyeyi yeniden beyaz perdeye taşımak ne kadar etik ne kadar vicdani? İşte asıl cevaplanması gereken soru bu.

    ++++

    YİNE Mİ AYNI ACI?

    Bu ülkede bir kadının yüzüne kezzap atılması hala “HABER” olmaktan çıkmadı. Hala sokakta bir kadını konuştuğu, ayrılmak istediği ya da sadece var olduğu için öldüren adamlar var. Bergen. Evet, Bergen bir gerçek… Ama bu ülkedeki milyonlarca kadının da gerçeği. Bu film, o acıyı anlatıyor olabilir. Fakat artık anlatmak yetmiyor. Çünkü biz bu hikâyeyi zaten biliyoruz. Defalarca yaşadık, gördük. Kezzap… Bir kadının sadece yüzünü değil, hayatını da yok eden o korkunç madde. Bu eylemin sinemada bir kez daha, üstelik dramatize edilmiş bir biçimde gösterilmesi, gerçekten gerekli mi? O sahneler, bazıları için sadece bir “film karesi” olabilir. Ama şiddete meyilli biri için bu, bir “ilham” olabilir. Buna değer mi? Kadınların daha fazla hatırlatılmaya değil, korunmaya ihtiyacı var. Sanatın acıyı yeniden üretmesi değil, iyileştirmesi gerek.

    ARTIK BAŞKA BERGENLER ÖLMESİN

    Sevgiyle kalın… Umutla kalın…

  • BİRAZ HOŞGORÜ

     

    Aylardır yazıyoruz, söylüyoruz, anlatıyoruz.

    Ama maalesef kimse ne görüyor ne duyuyor ne de okuyor.

    Sözüm kibar, naif, nazik, hoşgörülü ve efendi insanlara değil. Kesinlikle yanlış anlaşılmasın.

    Her gün gördüğümüz manzaralarda şaşırıp kalıyoruz. İnsanlar gerçekten çok gerginler ve hayatı hep gergin tarafından görüyorlar. Bu gerginlik gün içinde Afyonkarahisar’da en çok trafiği etkiliyor. Yol vermek hayal olmuş zaten ilimizde. Gideceği yere beş dakika sonra gitse, sanki kıyamet kopar. İnsanların bu sabırsızlığı nereye varıyor? Emniyet ekiplerini denetimlerde sıklıkla görüyoruz. Özellikle motosiklet sürücülerine yönelik denetim şehir içinde gerçekten takdire şayan. Emeklerine sağlık diyorum.

    ++++

    Lakin denetimin olduğunu gördüğü halde hemen ileride farklı atraksiyonlar yaşatabiliyor bazı sürücüler. Hızlı gitmenin yanı sıra trafiği tehlikeye düşüren hareketleri oldukça arttı şu dönemde… Daha dün, sabahın erken saatleri yolda yürüyorum. Ara yoldan araç geliyor. Yakın olduğunu düşündüğüm için duraksadım biraz. Bir de ne göreyim? Beni görünce gaza daha fazla yüklendi. Ve ayrıca tam önüme gelince de Yeşilyol’a çıkan ara yolda tam önümde durdu. Göz göze geldik. ‘Yuh artıkkkkk’ der gibi bakışlarımı hissettiği halde hiç istifini bile bozmadı. Oysaki benim önümde değil, biraz ileri gitse ben yoluma devam edeceğim. Veya nezaket gösterip, geçmem için fırsat verse başımla teşekkür bile ederdim. Güzel davranışları neden hala benimseyemiyoruz. Ruh gibi gelip ruh gibi gitmek nedir? Güzel şeyleri paylaşmak dururken bu derece kabalık artık ilimize yakışmıyor. Dışarıdan gelen birçok misafirimiz de trafikte 03 plakadan dert yanıyor. Çok üzücü bir durum ama maalesef durum böyle…

    ++++

    Geçtiğimiz gün gözümle şahit oldum. Yeşilyol’da akşam saatleri… Yolda yürüyoruz. Bir anda bir ses koptu. Baktık ki, bir otomobil ve içinde iki genç… Etrafındaki insanlara aldırış etmeden aracın gazına öyle bir yüklendi ki, yok böyle bir anlayışsızlık dedim… Gecenin bir yarısı olmuş. Sokağın ortasında nara atar gibi dolaşan gençler… Kimisi son ses müzikle herkesi o saatte rahatsız ediyor, kimisi de altındaki motorun sesiyle kendisine adeta küfür ettiriyor. Kavga eden, küfür eden genç kızları anlatmıyorum bile. Bu konuları ben yazmak istemezdim ama bazı büyüklerim ve komşularımız bu konunun dile getirilmesi gerektiğini bana ilettiler. Ben de yazmak istedim. Peki nedir bizim bu gençliğin düşüncesi? Tamam özgür bir hayatınız var. Ama bir yerde yaşıyorsanız, oraya uyum sağlamalısınız. Adabı muaşeret kurallarını bir açıp okuyun derim. Biraz saygılı olalım etrafımıza, çevremize… Çok zor bir şey değil… İnanın bunu başarabilirsiniz.

    Sevgiyle kalın… Umutla kalın…

  • YANAN SADECE AĞAÇ DEĞİL

    Yaz mevsimi geldiğinde doğanın en canlı, en bereketli yüzünü görmeyi bekleriz. Kuş sesleri, çiçek kokuları, serin gölgeler… Ama son yıllarda yaz denince aklımıza gelen ilk şey ne yazık ki bu değil. Artık yaz aylarıyla birlikte içimizi yakan başka bir gerçek var: orman yangınları.

    Gözümüzün önünde yitip giden yeşillikler, dumanlar altında kaçmaya çalışan hayvanlar, siyaha kesmiş gökyüzü… Her yıl yüzlerce hektar yok olan ormanlarımız… Sadece ağaçlar değil, o ağaçların gölgesinde yaşam süren sincaplar, kirpiler, kaplumbağalar, kuşlar… Minik dostlarımız yanıyor, kaçamıyor, susuz kalıyor. Ve tüm bunlar çoğu zaman insan kaynaklı ihmaller yüzünden oluyor.

    ++++

    Sadece yangınla kalmadı maalesef bu yıl… Eskişehir’in Seyitgazi ilçesinden Afyonkarahisar’a sıçrayan yangın canımızı da yaktı. Yangına müdahale eden 5 orman işçisi ve 5 de AKUT gönüllüsü, görevi başında şehit oldular. Sercan Utmi, Hilmi Şahin, Eyip Dereli, Tolunay Kocaman, Enes Kızılyel, Muharrem Can, İlker Onarıcı, Tekin Enes Sarıyıldız, Bayram Eren Arslan ve Alperen Özcan… Her birinin farklı farklı hikayesi vardı, ailesi vardı, geleceği ve hayalleri vardı. Orman yangınlarında şehit olan kahramanlarımızı rahmet ve saygıyla anıyorum.

    ++++

    “BEN NE YAPABİLİRİM Kİ?” DEMEYİN

    Hepimizin yapabileceği şeyler var. Bu felaketlerin önüne geçebilmek için bir süper kahraman olmamıza gerek yok. Bilinçli, dikkatli ve sorumlu bireyler olmamız yeterli. Ormanlık alanlarda piknik yaparken, kamp kurarken asla ateş yakılmamalı… Küçücük bir kıvılcım bile kilometrelerce ormanı yok edebiliyor. Sigara izmaritini yere atmak basit bir dikkatsizlik gibi görünse de felakete dönüşüyor. Ormanda bırakılan cam parçaları güneş ışığını büyüteç gibi yansıtarak yangına davetiye çıkarır. Gördüğümüz çöpü almak belki sadece 3 saniyemizi alır, ama onlarca canın hayatını kurtarır. Duman, ateş ya da şüpheli bir hareket gördüğümüzde anında 112’yi aramalıyız ve yangın daha büyümeden önlenmesini sağlayabiliriz. Gelecek nesillerin daha bilinçli bireyler olması için onlara doğayı sevdirmek, hayvanlara saygıyı anlatmak zorundayız. Her hayvan bir candır, her ağaç bir yuvadır.

    ++++

    MİNİK DOSTLARIMIZIN GÖZÜNDEKİ KORKUYU GÖRDÜNÜZ MÜ?

    Yangın çıktığında kaçmaya çalışan minik canlıların gözünde korkuyu hayal edebiliyor musunuz? Biz insanların sorumsuzlukları yüzünden onların yaşam alanları yok oluyor. Kuşların yuvaları, tavşanların delikleri, kirpilerin sığınağı… Hepsi bir anda duman olup göğe karışıyor. Orman sadece bir yeşil alan değildir. Orman bir yaşam alanıdır. Hepimizin nefesidir. Biz doğayı korudukça doğa da bizi korur. Ama her ağaç yandığında biraz daha eksiliyoruz, her canlı öldüğünde biraz daha yalnızlaşıyoruz.

    Bu yaz da ormanlarımız yanmasın istedik ama sıcak havalar buna izin vermedi. Küçücük bir kıvılcım bile bütün ormanlara zarar verdi. Bu yaz da minik dostlarımız evsiz kalmasın istedik lakin olmadı. Önlem almak zor değil, ama sonucu telafi etmek imkânsız. Çünkü doğa, insana rağmen değil, insanla birlikte var olabilir. Ve unutmamalıyız: Ormanı korumak, sadece ağaçları değil, insanlığı da korumaktır.

    Sevgiyle kalın… Umutla kalın…

  • BASIN, MİLLETİN MÜŞTEREK SESİDİR

     

    Cumhuriyetimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk, basının ne denli önemli olduğunu açıkça anlatmıştır. Gazi Paşamızın farklı yıllarda söylediği sözleri sizlerle paylaşmak istedim.

    (1922) Basın, milletin müşterek sesidir. Bir milleti aydınlatma ve irşatta, bir millete muhtaç olduğu fikrî gıdayı vermekte, hulâsa bir milletin hedefi saadet olan müşterek bir istikamette yürümesini teminde, basın başlı başına bir kuvvet, bir mektep, bir rehberdir.

    (1 Mart 1922) Önem ve yüceliği cihan medeniyetinde açıkça kendisi gösteren basına, hükümetimizin birinci derecede önem vermesi; bu hususta sarf edeceği mesaiyi, millete ifa ile mükellef olduğu hayırlı hizmetlerin baş tarafına koyması yüksek Meclisin kesinlikle isteyeceği hususlardandır.

    (1923) Gazeteciler, kanunun ve umumun menfaatlerinin aksine muamelelere şahit ve vakıf oldukları takdirde gerekli yayında bulunmalıdır.

    (1923) Matbuat hiçbir sebeple tahakküm ve nüfuza tabi tutulamaz.

    (1924) Özel maksatla neşriyat yapan bazı gazetelerin, halkın ekseriyeti üzerinde yaptığı tesir, her memlekette olduğu gibi o gazetelerin lehinde değildir.

    (1924) Basının tam ve geniş hürriyeti iyi kullanmasının, ne derecede nazik bir vaziyet olduğunu söylemeye lüzum görmem. Her türlü kanuni kayıtlardan evvel bir kalem sahibinin ilme, ihtiyaca ve kendi siyasi telakkilerine olduğu kadar vatandaşların hukukuna ve memleketin, her türlü hususi telakkilerin üstünde olan, yüksek menfaatlerine de dikkat ve hürmet etmek manevi zorunluluğu, asıl bu mecburiyettir ki umumi düzeni temin edebilir. Bununla beraber bu yolda yanılma ve kusur olsa bile; bu kusuru düzeltecek etken ve vasıta; basın hürriyetinden doğan mahzurların giderilme vasıtası, yine basın hürriyetidir.

    (05.02.1924, İzmir) Türkiye basını milletin gerçek ses ve iradesinin doğduğu yer olan cumhuriyetin etrafında çelikten bir kale oluşturacaktır. Bir düşünce kalesi, düşünce yolu kalesi. Basın görevlilerinden bunu istemek, cumhuriyetin hakkıdır.

    (1925) Basın hürriyetinden doğan mahzurların giderilme vasıtası, yine basın hürriyetidir.

    (1 Kasım 1925, TBMM) Cumhuriyet devrinin kendi anlayış ve ahlâkını taşıyan basınını yine ancak Cumhuriyetin kendisi yetiştirir. Bir taraftan geçmiş devir gazetelerinin ve adamlarının düzeltilmesi mümkün olmayanları ulusun gözünde belirlenirken, öte taraftan Cumhuriyet basınının temiz ve feyizli sahası genişleyip yükselmektedir. Büyük ve soylu ulusumuzun yeni çalışma ve uygarlık yaşamını kolaylaştırıp özendirecek işte ancak bu anlayıştaki basın olacaktır.

    (1929) Gazeteciler, gördüklerini, düşündüklerini, bildiklerini samimiyetle yazmalıdır.

    Bu kadar güzel sözlerin üzerine kelam etmek, anlamsız kalır. Gazeteci büyüğümüz Hasan Tahsin’den günümüze kadar basın sektörüne emek veren tüm meslektaşlarımızın 24 Temmuz Basın Bayramı’nı (24 Temmuz Gazeteciler ve Basın Bayramı) yürekten kutluyorum.

    Haberiniz haber ola…

    Sevgiyle kalın… Umutla kalın…

  • İnsanlarda Sessiz Çığlık: İntihar

     

    Hiç gündemimde veya ülke gündeminde yoktu uzun zamandır.

    Aslında vardı; sessiz, sedasız ve kimsenin haberi pek fazla olmuyordu. Kıyıda köşede duyulmayacak türdendi belki de…

    Ama… ama… ama… Yaşadığımız şu son günlerde o kadar çok artış görülmeye başladı ki, sıkıntısına çözüm bulamayanın tek çıkış noktası oldu intihar maalesef.

    İlimiz Afyonkarahisar olmak üzere tüm Türkiye genelinde intihar vakaları dikkat çekecek derecede arttı. Benim köyüme yakın Karaadilli beldemiz var. Etraf köylerinin sıkça gittiği bir beldemiz. Geçtiğimiz Mayıs ayında bir intihar olayı yaşanmıştı. İki gün önde de yine aynı beldede bir başka intihar vakası vardı ve gencecik insanlar yaşamlarını yitirdiler. İlimizin bazı ilçe ve beldelerinden de intihar haberleri gelmeye başladı. Son yıllardaki intihar girişimleri yıldan yıla da daha artar duruma geldi. Konunun özü şu;

    İNSANLAR ÖLÜYOR…

    Yanlış okumadınız. İnsanlar ölüyor. Hepimiz birer faniyiz ve inancımız gereği bir gün bu dünyadan göçüp gideceğimizi biliyoruz elbette. Ama bize yazılan bir kaderi inkar ederek, intihar etmenin on büyük günahtan birisi olduğunu ve öbür dünyamızı da yaktığımızı bilmek zorundayız. Büyüklerimiz bu konularda hep iman eksikliğinden bahsederlerdi. İmanı zayıflamış insandan beklenen bir davranış olarak ön plana çıkıyordu intihar. Dini boyutta fetva verecek değiliz haşa (Haddimiz değil) … Sadece konunun özüne inip bu konuda neler yapılabileceğini düşünmek, tartışmak, fikirler ortaya koymak, çözüm yolları bulmak ve sağlıklı bir toplumun inşasına yardımcı olmak emelimiz…

    ++++

    İŞSİZLİK, BAŞARISIZLIK, MOBBİNG, KAYBETME, SOSYAL YALNIZLIK…

    Öncelikle konunun çözümünden daha evvel, soruna dikkat çekmek istiyorum. Benim yıllardır gözlemlediğim bir nokta var. İnsanlar mutsuz, insanlar husursuz, insanlar geçimsiz, insanlar kendisini hep olumsuzluğa endekslemiş. Mutlu olmayı, sevmeyi, saymayı, hoşgörüyü, paylaşmayı, gülmeyi kendine uzak görüyor. Kinden, nefretten, hasetten ve kötülükten beslenir hale gelmiş. Olayı ters düşünmenize gerek yok. Herkesi bağlayan bir şeyden bahsetmiyorum. Sadece farklı düşünenlerin olduğunu belirtmek istiyorum. Neyse konuyu dağıtmayayım. Mutsuzluk başta olmak üzere yasa dışı sanal kumar sitelerine borçlar (maalesef günümüzde kullanım çok arttı), ekonomik koşullar, işsizlik, başarısızlık, gençlerde gelecek kaygısı, gençlere yapılan akademik baskılar, toplumsal etiketleme, mobbing, kaybetmek, sosyal yalnızlık, aile içi geçimsizlik, destek mekanizmalarının eksikliği, ruhsal bunalım, depresyon, kaygı bozuklukları ve diğer ruhsal hastalıklar gibi etkenler maalesef intihara kadar uzanıyor ülkemizde…

    ++++

    O HAYAT DOLU İNSANA NE OLDU?

    İntihar demişken, sadece bir kişiyi etkilemiyor ki bu durum. İntihar edenin arkasında kalanlar var. Eşi, çocukları, anne-babası ve ailesi… Ayrıca bu olaylar sadece bireyi değil, arkadaş çevresini ve tüm toplumu da etkiliyor ki, “Ne oluyor bu gençlere?” dedirtiyor. İntihar bir anda oluşmuyor insanlarda… Uzun süren içsel çöküşün son durağı oluyor. Çok iyi ve neşeli görünen insanların bile intiharını duyduğumuzda şok geçiriyoruz, “O hayat dolu insana ne oldu?” diyoruz. Fark etmiyoruz, ertelenen ve görmezden geldiğimiz veya duymadığımız, görmediğimiz kişilerin iç dünyasını bilmiyoruz, bilemiyoruz. Çok dikkatli olsak da sezemiyoruz bazen.

    ++++

    GENÇLER AİLELERDEN KOPUYOR, KİMSE GÖRMÜYOR

    İntihar olayları neden arttı peki? Bunu düşündük mü? Saydığım sorunların yanı sıra genç bireyler yalnızlığa alışıyor. Toplum bunu gözden kaçırıyor. Sağ olsun ekranların kirliliği, dizilerin aile yapısını bozan içerikleri bunun başlıca sebeplerinin ilk sırasında geliyor. Çok iyi hatırlıyorum. Eskiden kalabalık bir ailede bir arada yemek yeme kültürü çok sevilirdi. Şimdi o kültürler bir bir yok oluyor, gençler yalnızlığı ve internet hegemonyasını seçiyor. Gençler dini bayramlarda aile ziyaretine bile sıcak bakmıyor ve ziyaret yerine tatili tercih ediyorlar. Bunun canlı örneğini Kurban Bayramı’nda bizzat gördüm ve şahit oldum.

    ++++

    İNSANLAR KENDİNİ YALNIZ HİSSETMESİN, BİR MERHABA ÖLÜMÜ DURDURUR

    Konu o kadar uzuyor ki, her mevzuda satırlar yazsak nafile. Ama konumuz intihar… Ruhsal sorunlara dikkat çekmek gerektiğini çok biliyoruz aslında. Lakin “Deli misin doktora mı gidiyorsun?” gibi toplumda kalıplaşan sözler insanları olumsuz etkiliyor. Peki ya sağlığımız ne olacak? Karanlığa gömülecek miyiz? Tabi ki hayır. Toplumun düşüncelerinden sıyrılıp, doğru olduğunu düşündüğümüz destekleri almaya çalışmalıyız. Aile bireyleri ile sürekli konuşmamız, sorunları onlarla paylaşarak, çözüm yolları bulabiliriz. Ve şunu unutmamalıyız. Her sorunun bir çözümü muhakkak vardır ve o yolu görmemiz lazım. Ayrıca psikolojik destek almak da zayıflık olarak algılanmamalı, gücümüzü bize gösterdiğini hissetmeliyiz. Toplum olarak hepimize görevler düşüyor. Evimizde, ailemizde, arkadaş ortamımızda, işlerin farklı gittiğini veya bir kişinin hal ve hareketlerinin değiştiğini, ruh halinin fark edilir derecede bozulduğunu gördüğümüzde kendisine destek vermeliyiz. Yeter ki, insanlar kendisini yalnız hissetmesin… Konuşmaktan korkmamalıyız. Sevdiklerimizin halini hatırını sormak, belki de hayatlarını kurtarabilir. Empati kurmalıyız. Kimse göründüğü kadar güçlü olmak zorunda değil. Anlayış göstermek, yargılamadan dinlemek çok değerli. Gençleri unutmamalıyız. Özellikle lise ve üniversite çağındaki gençler, bu tür durumlara en açık yaş grubudur. Aileler ve eğitimciler daha bilinçli olmalı. Belediyeler, üniversiteler, sivil toplum kuruluşları ve sağlık kurumlarının iş birliğiyle etkinlikler ve programlar düzenlenebilir.

    SESSİZLİĞİN BEDELİ AĞIRDIR

    Unutmayalım: En karanlık anlarda bile bir umut ışığı vardır. Gazi Mustafa Kemal Atatürk ne demişti, hatırlayın, “Umutsuzluk yoktur, umutsuz insanlar vardır. Ben hiçbir zaman umudumu kaybetmedim.” İnsanların hayatla yeniden bağ kurabilmesi için sadece bir kişinin içtenlikle “iyi misin?” demesi yeterli olabilir. Sessiz çığlıklara kulak verelim, destek olalım, birlikte daha güçlü bir toplum olalım.

    Sessiz çığlıklara ses olalım, toplumu yaşatalım.

    Bu arada unutmadan: NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE…

    Sevgiyle kalın… Umutla kalın…

  • PROVOKATÖRLER İŞ BAŞINDA

    Gün geçmiyor ki kötü güne uyanmayalım.

    Orta Doğu zaten ateş çemberi… Aylar ve yıllardır süregelen savaşlar ile bu savaşların ülkelere olan olumsuz etkileri… Giden canlar; kanlar ve ölümler içinde kalan masum insanlar… Bebekler, çocuklar, kadınlar, yaşlılar… liste maalesef uzayıp gidiyor.

    Ülke gündemimiz de bir hayli yoğun… Birçok ilde meydana gelen yangınlar, farklı olaylar…

    Ve Pazar günü yüreğimizi dağlayan haber Irak… 12 yiğit askerimiz, 3 yıl önce kaybettiğimiz şehidimizin naaşını aramak için girdikleri mağarada metan gazına maruz kalarak şehit oldular. Aziz şehitlerimizi rahmetle anıyor, şehit aileleri; annelerimiz, babalarımız ve tüm sevenlerine başsağlığı diliyorum. Bir asker kardeşi olarak, yaşadıkları bu acıyı yüreğimde hissettim. Rabbim hepsine dayanma gücü versin.

    ++++

    SİNİR UÇLARIMIZLA OYNAMAYIN!

    Öte yandan yıllardır olduğu gibi saldırılar dönem dönem arttı. Milli ve manevi değerlerimize yapılan saldırılardan bahsediyorum. Peygamber Efendimiz (S.A.V.), kutsal kitabımız Kuran-ı Kerim, Türk Bayrağımız, bayrağımızın şekli ve rengi, TÜRKLÜĞÜMÜZ, milli bayramlarımız, dini bayramlarımız, anayasamızın ilk dört maddesi, Talat Paşa, ülkemizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve CUMHURİYETİMİZ…

    İsmini dahi kullanmayı kendime zül gördüğüm şahısların yaptıkları provakatif eylemler, artık can sıkmaya başladı. Kimden gelirse gelsin Yüce Türk Milleti’nin değerlerine kimse hakaret edemez, saygısızlık yapamaz. Bu ülkede yaşıyorsan, bu ülkenin değerlerine saygılı olacaksın. Sevmek zorunlu değil ama saygıda mecbursun. Bu milletin sinir uçlarıyla oynamayın.

    Bu vatanın ekmeğini yiyip suyunu içiyorsam, benim vatanıma kimse saygısızlık yapamaz. Umuyorum ilerleyen günlerde bu zatlar gereken cezaları alırlar ve ülkemize saygının ne demek olduğunu anlarlar. Yüce Türk Milleti öyle güzel bir millettir ki, nerede duracağını çok iyi bilir ve bilecektir de… Sokakta oyun oynayan çocuğundan kahvede oturan yaşlı amcaya, tenceresini kaynatan teyzelerimizden sokakların yılmaz bekçileri esnaflarımız, bu ülkenin gerçek yapı taşları…

    Toplumun her kesimi yapılanları görüyor. Bu tür eylemlerin, barış, huzur ve kardeşlik ortamını bozmaya yönelik bir provakatif eylem olduğunu hissediyor; tepkisini gösteriyor, gerekli cevabını veriyor,. O yüzden şunu bilmenin faydalı olacağını düşünüyorum. Kim ne yaparsa yapsın, biz hepimiz değerlerimize sahip çıkan bir toplumuz. O güzel toplumun bir bireyiyiz. Hep güzelliklerde buluşmaya yine özen göstereceğiz, sağduyulu olacağız.

    Sevgiyle kalın… Umutla kalın…

  • BEBEKLERİN ÜZERİNE BOMBALAR YAĞIYOR

    İnsanoğlunun kaderinde vardır doğmak, büyümek ve yaşlanmak…

    Kısaca bu hayatta YAŞAMAK

    Yaşamak dedim, çünkü yaşam hakkı elinden alınan binlerce insan var birçok ülkede, binlerce çocuk hatta binlerce bebek… Bu ülkelerden bir tanesi ve şu anda en önemlisi Filistin…

    Filistin, yıllardır sürdürdüğü mücadelesinde İsrail karşısında her gün kayıp vermeye, binlerce canını kaybetmeye maalesef devam ediyor. İzlerken bile insanın içinin kıyıldığı görüntüler, yürekleri parçalarken, onlara dua etmekten başka elimizden bir şey gelmiyor. İsrail saldırılarını artırırken, paylaşılan bültenlerde ölü sayısı günlük 50’nin altına düşmüyor.

    ++++

    ÇOCUKLAR VE BEBEKLER…

    Hal böyle iken gözden kaçan detayı sizlere anlatmak istiyorum. Çocuklar ve bebekler… Henüz hayata yeni merhaba diyen küçük canlar ve akranları sokaklarda oynarken bombaların gölgesinde anne-babasının kucağında adeta ölümü bekleyen çocuklar… Büyümeden bir nesil yok oluyor, bir ülkenin geleceği yok oluyor. Filistin’de bir çocuk öldüğünde, sadece bir beden toprağa verilmiyor. Aynı zamanda bir ulusun hafızası, bir annenin umudu da gömülüyor. Ve bu ölümler, savaşın değil; insanlığın çöküşünün kanıtı haline geliyor. Çocuk değil bebeklerin üzerine bombalar yağıyor. En savunmasız ve en masum zamanında olan bebekler, henüz anne babasını tanımadan bombalarla tanışıyor.

    ++++

    OKULA DEĞİL, ÖLÜME GİDİYOR ÇOCUKLAR

    Filistin… Bir zamanlar zeytin ağaçlarının gölgesinde büyüyen çocukların şimdi sığınakların karanlığında hayatta kalmaya çalıştığı bir toprak. Günümüzün en uzun ve en yıkıcı çatışmalarından biri hâlâ devam ederken, savaşın en ağır bedelini ise çocuklar ödüyor. Her gün, dünyanın birçok yerinde sabah okula gitmek, öğleden sonra oyun oynamak çocuklukla özdeşleşmiş sıradan anılırken, Filistin’de çocuklar sabahları siren sesleriyle uyanıyor, öğleden sonraları enkaz altından çıkarılan bedenlerle tanışıyor. Ne oyunları var ne de güvenli bir okul yolları. Çünkü Filistin’de çocuk olmak, yalnızca çocuk olmak anlamına gelmiyor artık. Hayatta kalmak için çocuk yaşta büyümek, korkuyla baş etmeyi öğrenmek ve bir bombanın nereden geleceğini hesaplayarak yaşamak demek.  Yıllardır süren abluka, askeri saldırılar ve sürekli artan şiddet ortamı, binlerce çocuğun hayatını kaybetmesine, sakat kalmasına veya psikolojik travma yaşamasına neden oldu. Her bomba, yalnızca bir binayı değil, bir hayali de yerle bir ediyor. O çocuk, doktor olmak isterdi belki. Belki öğretmen. Ama artık bir daha asla konuşamayacak.

    ++++

    SESİ KESİLMİŞ NİNNİLER VAR ORADA

    Bu sessizlik, aslında dünyanın sessizliği. Uluslararası kamuoyu çoğu zaman rakamlarla konuşuyor: “X sayıda ölü, Y kadar yaralı…” Ama bu rakamlar, geride kalanların içindeki eksikliği, yokluğu, sesi kesilmiş ninnileri, yarım kalan hikâyeleri anlatamıyor. Artık sorulması gereken soru şu: Dünya daha kaç çocuğun gözünü yummasına sessiz kalacak? Filistin’de bir çocuğun canı, başka bir yerdeki çocuktan daha mı az değerli? Vicdanın, coğrafyası olur mu? Barış sadece masalarda değil, halkların kalplerinde yeşerir. Ve hiçbir çocuk, hiçbir yerde, hangi inançtan, milletten ya da kökenden olursa olsun; savaşın hedefi olmayı hak etmez. Filistin’deki çocuklar oyun oynamayı değil, hayatta kalmayı öğreniyor. Ve bu, insanlık adına utanç verici bir tablo.

    ++++

    YÜREĞİM KANIYOR, OLMASAYDI SONUMUZ BÖYLE

    Rahmetli Yusuf Hayaloğlu’nun dizeleri geliyor hep aklıma…

    Sakin göllerin kuğusuyduk,

    Salınarak suyun yanağında.

    Ve okşayarak nilüfer saçlarını gecenin.

    Sonumuzun adım-adım

    Yaklaştığını görürdük…

    Gözüm yaşarıyor,

    Yüreğim kanıyor…

    Olmasaydı sonumuz böyle!..

    Tüm dünya adına barışın, kardeşliğin, dostluğun, sevginin ve huzurun hüküm sürdüğü günlerde buluşmak dileğiyle…

    Sevgiyle kalın… Umutla kalın…

  • MEZAR TAŞINI ÖPTÜM

     

     

    Geçtiğimiz hafta da Kurban Bayramımızı kutladık. Benim için bu kez farklı bir kutlama oldu. Bu haftaki köşemde onu anlatmak istiyorum. Çocukluğumdan gelen bir anlayışla ben Arefe günlerini çok severim. Bayram günleri de çok değerli ama Arefe günlerinin benim için değeri farklı… Nedeni ise geçmişe olan özlem. Bayramı bayram gibi kutladığımız çocukluk günleri elbette.

    ++++

    AYIPLARLAR DİYE ÖPEMEDİM, UTANDIM

    Bizim orada Afyon merkezde olduğu gibi ikindi namazı sonrası kabir ziyareti yapılır. Önce erkekler, köy imamı ile birlikte kabirliğe gider ve dualar edilir. Bunu bilmeyeniniz yoktur sanırım. Geçen hafta Arefe günü de mezar ziyaretine gittik. Ama aklımda bir detay vardı. Günlerdir içimden atamadığım. ‘Acaba’ dedim kendimce. Aslında büyütecek bir olay değildi ama maneviyatı çok değişikti; yaşayınca anladım. Geçtiğimiz günlerde ya bir film ya da bir videoda görmüştüm. Küçük bir çocuk mezarlıkta babasının ismini öpmüştü. O kare günlerce aklıma takıldı. Arefe günü de aklımdaydı elbette. Önce rahmetli anneannemi ziyaret edip, dua okuduktan sonra sırayla dedelerime, amcama ve en son da babama gittim. Duamı rahmetli babama okudum. Etrafıma baktığımda kalabalıktı, aklımdakini yapmak için uygun bir zaman değildi yani. Kısacası ayıplarlar diye utandım. Oysa sadece özlemimi gidermekti amacım. Mezarlıktan çıkmadan yaşamını yitiren tüm köylülerimiz için dua ettim ve oradan ayrıldım. İçimde ukde kaldı ama… Babamı öpemedim. Yıllardır elini öpemediğim gibi…

    ++++

    OYSA NE ÇOK KONU VARDI BABAMA ANLATACAĞIM

    Rahmetli babamı toprağa verdiğim 2003’ün 9 Ağustos’undan bugüne hiç böyle hissetmemiştim. Bende konu çok birikmişti, babama anlatacak tonlarca konu hazırlamıştım ve babamla sohbet etmeyeli tam 22 yıl geçmişti. Sohbet demişken ben iki arkadaş gibi sohbet ettiğim zamanlarda babamı kaybettim. Yıllarca yanına geldim ama sohbet etmedim, edemedim, sadece baktım mezar taşına…

    Derken ailem kabre gitmek istemişti. Beraber tekrar bende düştüm yola. Mezarlığa geldik, onlar biraz ilerleyince etrafı kontrol ettim, sanki fena bir şey yapıyormuşcasına bir anda babamın mezar taşını öptüm. Öperken de babamın isminin olduğu yer değil de ‘baba adı’ yazan bölümde rahmetli Bayram dedemin ismi denk geldi. Dedemi de çok severdim. Babamla birlikte dedemin elini öpmüş gibi hissettim. Görünüşte küçük bir olay gibi gelebilir ama bunu yaşayan bilir sadece…

    ANIN VERDİĞİ HUZUR VE RAHATLIK; YORGUNLUĞUMU ALDI BABAM

    Amacıma ulaşmıştım. Hediye almış küçük bir çocuk heyecanı ile babamın ayak ucunda mermerin üzerine oturdum. Babamın ismine bakarken sol elim toprağına gitti. Bunlar sadece saniyeler içinde gerçekleşiyordu. Sadece o anı hissetmek istedim. Hayat durmuştu belki de, tek bildiğim babamla aramda oluşan bir bağdı.

    Hani derler ya, ‘Film şeridi gibi gözümün önünden geçti yaşadıklarım.’ Aslında şu an hatırlamıyorum düşündüklerimi. Bırakın öyle kalsın hatıralarda… Sadece o anın verdiği huzur ve rahatlık vardı benliğimde… İnsanlar yıllar içinde çok yormuştu beni. Bütün yorgunluğumu rahmetli babam aldı, götürdü benden… Sonra annemin sesiyle irkildim. ‘Hadi oğlum, gidiyoruz’ dediğinde onların kabir ziyaretini bitirdiğini fark ettim. Detaylara takılan birisi olarak ilk defa yanımda olanları görmedim. Çünkü bambaşka bir ruh hali vardı üzerimde… Kısacası rahmetli babam, yine bana iyi geldi Arefe günü…

    OĞLUNUN MEZAR TAŞINA KOŞTU VE ÖPTÜ

    İznimin bittiği gün, haber merkezine geldiğimde ise, içim parçalandı. Bir haber vardı. Kolon kanserinden yaşamını yitiren oğullarının mezarına gidemeyen yaşlı bir anne baba, Afyonkarahisar Valiliği ve İl Emniyet Müdürlüğü sayesinde Afyon’dan Ankara’daki oğullarına gitmişler. Videoyu defalarca izledim. Sadece bir bölümünü ama… Yürümekte bile zorlanan annemiz, oğlunun mezarına yaklaşınca bir anda koştu ve mezarına dokunarak, isminin yer aldığı mermeri öptü. İçim sızladı. Tesadüfen gerçekleşen iki olay. Benim babamın mezar taşını gizliden öpmem ve yaşlı annemizin oğlunun mezar taşını öpmesi. O annemizin yüreğine su serpen ve hasretini bir nebze olsun dindiren Afyonkarahisar Valimiz Kübra Güran Yiğitbaşı ve İl Emniyet Müdürümüz Ahmet Birtan Erol’a yürekten teşekkür ediyorum.

    Kıssadan hisseye bakacak olursak, küçükmüş gibi görünen detayları yaşamamız gerektiği imiş. Düşüncelere dalmadan şunu belirteyim, sevdiklerinizin kıymetini bilin. Onlar gitmiş olsa da bize çok büyük maneviyat bırakıyorlar.

    Haftaya görüşmek dileğiyle,

    Sevgiyle kalın… Umutla kalın…

  • İYİ BAYRAMLAR

    “İyilik, iyidir”

    (Ali Sürmeli)

     

    Bu söz gerçekten çok hoşuma gitti. Yıllar önce sevilen oyuncu Ali Sürmeli söylemişti. Nam-ı değer Zaza (Kurtlar Vadisi), Doğan Baba (Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz) gibi karakterlerle hafızalara kazınan Sürmeli, bir basın açıklamasında mikrofonu önüne çekti. Bütün herkes ona kilitlenmişti. Ve işte O, tam bu sırada hiç unutulmayacak bu sözü söyledi. O gün bugündür hiç aklımdan çıkmaz. Gelelim gerçeklere ve gerçek gündemlere…

    KURBAN BAYRAMI: BARIŞIN, KARDEŞLİĞİN VE PAYLAŞMANIN BAYRAMI

    Zilhicce ayı, her yıl takvimde kendini gösterdiğinde yüreklerde bir sevinç filizleniyor. Kurban Bayramı yaklaşırken sadece dini bir vecibenin yerine getirilmesi değil, aynı zamanda yüreklerde barışın, sofralarda bereketin, mahalle aralarında dostluğun canlandığı günlerin habercisi geliyor. Küçükken elbette bunu iliklerimize kadar hissediyoruz ama büyüyünce bu güzellikler, bir köşede yine kendisini hissettiriyor. Kimisi adını kurban kesmekten ibaret görse de, özünde birçok güzelliği barındırıyor Kurban Bayramımız… Tüm insanlığa kardeşlik mesajı verir. Bayram, komşuluk bağlarını güçlendirir; kırgınlıkları unutturur, yürekleri birleştirir. Birbirini unutan akrabaların kapılarını çalması için güzel bir vesiledir Kurban Bayramı.

    ++++

    HOŞGÖRÜYE YER VERELİM

    Ben özellikle önemli bir konuya dikkat çekmek istiyorum. Hoşgörü… Dünyanın birçok yerinde savaşlar, çatışmalar, anlaşmazlıklar sürerken; Kurban Bayramı, insanlığa bir hatırlatmadır aslında… Barış ve kardeşlik ne kadar güzelse, hoşgörü de o kadar değerlidir günümüzde… Hayatın yoğunluğu içinde unuttuğumuz dostlukları, bayram vesilesiyle hatırlıyoruz. Bir tebessüm, bir selam, bir hal hatır sorma, gönül köprülerini kuruyoruz. Ve o köprülerden sadece insanlar değil, iyi niyetler, güzel duygular da geçer. Herkesin çokça kullandığı ama bana hiç samimi gelmeyen mesajlar, gerçekliği bozuyor bana göre. Onun yerine telefonla sesini duymak daha güzel diye düşünüyorum. İyi demişken, Kurban Bayramımız, iyiye dair her şeyi bulunduruyor kendisinde… İnsanı insan yapan değerleri sunuyor hepimize… Çocukların bayramlık sevinçleriyle dolan yüreklere bin selam olsun. Hep iyiye ve güzele…

    Şimdiden iyi bayramlar… Kurban Bayramımız mübarek olsun… İyiliklere vesile olsun… İyiye, güzele, sevgiye, saygıya, huzura, dostluğa, arkadaşlığa yüzümüzü dönelim.

    Sevgiyle kalın… Umutla kalın…

  • SOKAKTA VAHŞET VAR

     

    Siyasi, ekonomik, kültürel ve spor dünyası açısından ülke gündemi zaten malum.

    Ama ben bir başka konu olan sokakları yazmak istedim bu hafta…

    Geçtiğimiz günlerde yine bir ana haber bültenini izliyorum. Kanal ismi fark etmiyor, baktığım birçok kanalda maalesef bu kötü görüntüleri görmek mümkün… Konu o görüntülerin kanalda çıkması değil elbette… O görüntülerin ta kendisi… Yıllardır arta gelen bir cinayet furyası ülke gündeminden bir türlü çıkmıyor. Bıçakla yaralamalar, silahla veya tüfekle öldürmeler, daha kötüsü yakarak öldürmeler… Bu insanlık nereye gidiyor böyle? Sadece 200 bin TL borcunu vermiyor diye bir baba ve oğul elleri bağlı bir şekilde yakarak öldürüldü. Yanlış okumuyorsunuz, maalesef yakılarak vahşice ve kindar bir hisle öldürüldü. Bir insan nasıl böyle kin güdebilir, aklımın terazisi inanın almıyor.

    Sadece bu da değil. Herkes patlamaya hazır bir bomba… Özellikle sürücüler… Sabah saatlerinde Afyonkarahisar’da çok denk geldim ama hiçbirini yazmadım. Küfürler havalarda uçuşurken, kendini kaybeden gençlerin büyüklerine olan saygısız tutumları vs. vs. birçok konu. Motorunda oluşan bir çizik yüzünden neredeyse babası yaşındaki insanı dövecek. Oysa ne olacak ki? Kaza ile insan ölüyor bu memlekette. Saygısızlığın tavan yaptığı günümüzde bir başka kanayan yara ise, kadın cinayetleri maalesef. İstemiyorsa zorlamayacaksın arkadaş.  Dünya senin etrafında dönmüyor. Vay efendim neymiş?, ‘Benden nasıl boşanırmış?’ Sonrası yine sokak katliamı. İzlediğim haber bülteninin kalan haberleri de aynı formatta. Öldüreni mi ararsın, kavga edeni mi ararsın, asayiş olaylarına girmedim bile.

    NEFRETİ DEĞİL MERHAMETİ ÇOĞALTMALIYIZ

    Bir sokakta insan ölürken, hepimiz biraz daha ölüyoruz. Bir şehir düşünelim. Kaldırımlarında çocuk sesleri değil, silah sesleri yankılanıyor. Bir sokak hayal edin. Adımların huzur değil, tedirginlik taşıdığı bir sokak. Ve bir insan düşünün. Daha birkaç dakika önce yaşarken, bir başka insanın elinde can veriyor. Sebep ne olursa olsun; öfke, intikam, çıkar ya da sadece bir anlık cinnet. İnsan, insanı sokak ortasında öldürüyor. Ve biz, yalnızca izliyoruz. Eskiden bir cinayet haberi günlerce konuşulurdu. Artık her gün birkaç ölüm haberini aynı soğukkanlılıkla okuyoruz. Kamera görüntülerinden izliyoruz: Biri yere yığılıyor, diğeri kaçıyor. Arkada kalan tek şey, yere düşen bir bedenin gölgesi ve vicdanımıza çöken karanlık. Sokaklar artık yürümek için değil, kaçmak için. Konuşmak için değil, susmak için. Toplum, bir cinnet halinin içinde yuvarlanıyor ve her geçen gün daha da duyarsızlaşıyoruz. En korkunç olanı da şu ki maalesef her şeye alıştığımız gibi buna da alışıyoruz. Susmamalıyız. Her ölümde içimize kapanmak yerine, adaletin sesini yükseltmeliyiz. Nefreti değil merhameti çoğaltmalıyız. Sokaklarımızı karanlığa teslim etmemeliyiz. Ve en önemlisi, çocuklarımıza öfkeyle değil; sevgiyle yaklaşmayı öğretmeliyiz. Çünkü bir sokakta insan ölüyorsa, sadece o insan değil, insanlık da ölüyordur.

    ++++

    HALKIN KARAOĞLAN’I: MUSTAFA BÜLENT ECEVİT

    Adalet, vicdan, çalışkanlık ve halk sevgisi… Dürüstlük ve alçakgönüllülük… Şiir, edebiyat ve sanat… Ve tabi ki Nazım Hikmet şiirleriyle yoğrulması… Hep O’nu anlatıyordu.

    Mavi gömlekli bir devrimci vardı. Türkiye siyasi tarihinin en özgün ve etkili isimlerinden biriydi O. Yaşamı ile herkese örnek olan şair, gazeteci büyüğümüz, unutulmaz devlet adamı, merhum Başbakanımız rahmetli Mustafa Bülent Ecevit’ten bahsediyorum. Bugün 28 Mayıs ve Bülent Ecevit’in doğum günü… İyi ki doğmuş ve iyi ki ülkemize hizmet etmiş… Kendisini rahmet ve saygıyla anıyoruz.

    HALKIN GÖNLÜNDE İZ BIRAKTI

    O, yalnızca bir lider değil; aynı zamanda halkın güvenini kazanmış, mütevazılığı ve ilkeleriyle tanınmış bir Cumhuriyet neferiydi. Bülent Ecevit, siyasette duruşuyla olduğu kadar sade yaşam tarzıyla da konuşulurdu. Kravat takmadan meclise girmesi, halkla iç içe yürüttüğü kampanyalar ve çalışkanlığı onu sıradan bir politikacı olmaktan çıkarıp “Karaoğlan” olarak gönüllere taşıdı. Bu lakap, Anadolu’nun dört bir yanından yükselen sevgi ve güvenin bir yansımasıydı. Onun liderliğinde yükselen anlayış, sosyal adaletin, emeğin, halkçılığın ve özgürlükçü demokrasinin birleştiği bir çizgiyi temsil etti. Ecevit, sol düşüncenin Türkiye’de halkla barışmasını ve kökleşmesini sağlayan kilit isimlerden biri oldu. 1974’te başbakanlık koltuğunda oturan Ecevit, Kıbrıs Türklerine yönelik baskılara son vermek adına tarihi bir karara imza attı. “Biz aslında savaş değil, barış için gidiyoruz” diyerek başlattığı Kıbrıs Barış Harekâtı, hem Türkiye’nin kararlı duruşunu hem de onun cesaretli liderliğini gösteren dönüm noktalarından biriydi. Bu operasyon, Ecevit’in halk nezdindeki itibarını daha da artırdı ve onu uluslararası alanda tanınan bir lider haline getirdi. Onu sadece bir siyasetçi olarak değil, halkın içinden çıkmış bir lider, vicdanlı bir devlet adamı, sade bir aydın olarak anmak gerekir. Çünkü Bülent Ecevit, makamların değil; halkın gönlünde iz bırakanlardandı.

    +++

    FİLİSTİN’DE VİCDANIMIZ ÖLÜYOR

    Her sabah ciğerimizi parçalayan bir başka haber de Filistin’den geliyor. Düşünsenize küçücüksünüz ve yaşadıklarınız sanki bir oyun… Ama oradaki çocuklar evlerinde, okullarında, oyun oynarken, uyurken en kötü gerçekle yüz yüze kalıyorlar. Binlerce masum çocuk yaşamını yitirdi, yaşlılar, kadınlar… Gözyaşı ve kan hiç dinmiyor. Okurken ve izlerken içimiz sızlıyor burada. Mesleğimiz gereği soğuk kanlı davranmaya çalışsak da vicdan el vermiyor bu yaşananlara… Bombaların, kurşunların, yoksulluğun ve çaresizliğin ortasında hayatlarını kaybediyorlar. Bu çağda, dünyanın gözü önünde çocuklar ölüyor ama kimse görmüyor. Savaşların en ağır bedelini her zaman çocuklar ödüyor. Ne siyasi dengeleri bilirler ne tarihsel ihtilafları. Tek bildikleri, bir sabah uyanamamak; annesiz, babasız kalmak ya da en sevdiği oyuncağın yerinde bir enkaz bulmak. Filistinli çocukların kaderi, bombalar altında büyümek ve çoğu zaman büyüyememek. O küçücük ellerin tutması gereken şey oyuncaklardı, defterlerdi. Ama şimdi ya bir mezar taşını tutuyorlar ya da annenin cansız bedenine uzanıyorlar. Korkuyla, şaşkınlıkla, susarak…

    ++++

    ALİ ASAF’IN MİLLETİ VARDI YANINDA

    Ülkemiz de güzel görüntüler de var elbette. Haftanın en güzel haberiydi bence…

    Ali Asaf… Kanseri yenen küçük bir kardeşimiz. Hayatının baharında, oyun çağında ama günlerini hastane koridorlarında geçirmiş. Henüz küçük yaşında, en büyük savaşlardan birini verdi: Kanserle savaştı. Ve kazandı. Bu sadece bir iyileşme değil. Bu, umudun adı oldu. Sessiz duaların, gözyaşlarının, bekleyişlerin, mucizeye olan inancın vücut bulmuş haliydi. Ali Asaf, o son tahlil sonucuyla sadece sağlığına kavuşmadı; kalpleri de kazandı. Babası çok mutlu oldu. Bu sevincini herkesle paylaşmak istedi. Paylaşımında “Bizim kimsemiz yok” demişti. Ama öyle değildi gerçek olan. Çünkü onların da kimseleri vardı. Yüce Türk Milleti ve binlerce kalp. Milletimiz, öyle bir millet ki, vicdanlı, güzel yürekli ve merhametli… Bu haberi duyan herkes, sanki kendi çocuğu iyileşmiş gibi sevindi. Hastane çıkışında onu karşılamak için insanlar akın etti. Elinde balonlar, pankartlar, gözlerinde sevinç yaşlarıyla… Bir anda kardeşlik duygularıyla Ali’yi kucaklayıverdiler. Herkes Ali ile balon uçurdu o gün.

    Hoş geldin Ali Asaf, hayat seni bekliyor. Artık sokaklar seni bekliyor. Koşacağın yollar, güleceğin günler, oynayacağın arkadaşların var. Sen sadece bir hastalığı yenmedin; korkuyu yendin, çaresizliği yendin, karanlığa inat ışık oldun. Ve biz, sana koşan herkes, bugün bir şeyi daha öğrendik: Hayat, bazen bir çocuğun gülüşüne yeniden başlar.

    Sevgiyle kalın… Umutla kalın…

  • YÜREĞİMİZ HEP 19 MAYIS

    “Ey Türk gençliği! Birinci vazifen; Türk istiklalini, Türk cumhuriyetini, ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir.” (Gazi Mustafa Kemal Atatürk)

    23 Nisan’da çocuktuk biz.

    30 Ağustos’ta Zafer,

    29 Ekim’de Cumhuriyet…

    Ve 19 Mayıs’ta GENÇ…

    Gazi Mustafa Kemal Atatürk bu bayramı Türk gençliğine armağan etmişti.

    ++++

    7’den 70’e herkesin yüreğinde 19 Mayıs coşkusu.

    Şerefle taşıdığımız Türk Bayrağımız

    Gençler meşalelerle yolları arşınlıyor.

    Yaşlı amcalarımız, dedelerimiz ve ninelerimiz

    Yüreklerde 19 Mayıs aşkı…

    ++++

    19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramımızı yürekten kutladık yine ülke olarak… Son yıllarda bitmek bilmeyen bir coşku var ülkemizde… Çünkü gelen 19 Mayıs’tı.

    İlimizde yapılan etkinliklerde öğrencilerimizin oyunları ve gösterileri göğsümüzü kabarttı. 19 Mayıs kutlamaları, sevilen sanatçı Candan Erçetin’in konseri ile taçlandı. O güzel konsere ben de gittim. Alana girer girmez 10. Yıl Marşı ve İzmir Marşı, Afyonkarahisar halkını karşıladı. Fener Alayı yürüyüşünden gelenlerle coşku tam anlamıyla tavan yaptı.

    Derken saat 21.00 olmuştu ve “Bir Başkadır Benim Memleketim” parçası çaldı ve gelen Candan Erçetin’di. Elindeki Türk Bayrağımız, geceye ayrı bir hava kattı. Milli bayramlarımızda alışık olduğumuz görüntüler, yer gök kırmızı beyaz olmuştu. Atatürk flamaları ve Türk bayraklarımız, alana renk kattı. Hep bir ağızdan eşlik ettik güzel parçalara. Hareketli parçaları herkesi coştururken, oyun havalarında ise gençler, sahnenin tozunu attırdılar. Yaklaşık bir buçuk saat süren programda Candan Erçetin’in yatsı vaktinde konserine ara vermesi de Afyonkarahisarlıları çok memnun etti ve büyük bir alkış aldı.

    Ama benim aklım hep Candan Erçetin’in konser arasında söylediği sözlerinde idi. Ne güzel kısa kısa anlattı kimseyi sıkmadan ve bekletmeden. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün “Umutsuzluk yoktur, umutsuz insanlar vardır. Ben hiçbir zaman ümidimi kaybetmedim” sözlerini hatırlatması da büyük alkış alan sözlerindendi.

    Ülkemizin bugünlere kolay gelmediğini, zorluk içerisinde Cumhuriyetin kurulduğunu ve 19 Mayıs’ın çok önemli bir gün olduğunu dile getiren Candan Erçetin, ülkemizin mücadelesinin 19 Mayıs’ta başladığını da ifade etti.

    İçindeki Cumhuriyet aşkını sahnesine yansıtan Candan Erçetin, adeta yıllara meydan okurmuşçasına çok hareketli ve dinamikti. 20’lik gençler gibi sahnenin hakkını vermişti Pazartesi akşamı. İlimizde olmanın verdiği mutluluğu dile getirirken bile, Cumhuriyet şehrinde olduğunun hissiyatını yaşıyor ve alandakilere yaşatıyordu. Parçalara eşlik eden genç kızları çok sevmişti ki, erkeklere ara ara tatlı göndermeler de yapmadı değil. Her güzel şeyin de bir sonu olduğu gibi gecenin sonu da yaklaşıyordu.

    Tabi finale yine İzmir Marşı yakışırdı. Hep bir ağızdan “Yaşa Mustafa Kemal Paşa” derken, meydan adeta inliyordu. 19 Mayıs, alanı dolduran binlerin sesiyle yankılandı. Gençlerin çoğunlukta olduğu konserde dikkatimi çeken eski parçalara yeni kuşakların eşlik etmesiydi. Parçaları okurken kendinden geçen gençler bile mevcuttu. Çünkü 19 Mayıs’ı yaşıyorlardı. Yaşamalıydılar. Çünkü onlar Atatürk’ün Cumhuriyet’i emanet ettiği gençlerdi. Gece adına emeği geçen herkese yürekten teşekkür ediyorum.

    ++++

    19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramımız kutlu olsun. Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları başta olmak üzere, şehitlerimizi, gazilerimizi ve vatan uğruna savaşan tüm ecdadımızı rahmet, saygı ve özlemle anıyoruz.

    Sevgiyle kalın… Umutla kalın…

     

  • İYİ Kİ VARSINIZ KUZEYİN ÇOCUKLARI

     

    “Küçük hanımlar, küçük beyler… Sizler hepiniz, geleceğin bir gülü, yıldızı, bir bahtının aydınlığısınız. Memleketi asıl aydınlığa boğacak olan sizsiniz. Kendinizin ne kadar önemli, kıymetli olduğunuzu düşünerek ona göre çalışınız.” (Mustafa Kemal Atatürk)

     

    Geçtiğimiz hafta önemli bir bayramı kutladık. 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramımız… Tarihinde iki defa gazi olan Türkiye Büyük Millet Meclisimizin açılışının da 105. Yıl dönümü idi.

    Coşku her yıl daha da artarken, bu yıl bambaşka bir güzellik vardı 23 Nisan’da. 7’den 70’e herkesin kendisini çocuk hissettiği bayramımızda, geleceğin yeni yüzleri, milenyum kuşağı, bir diğer adıyla Z kuşağı öğrenciler, büyüklerinin koltuklarına oturdular.

    Ama ne koltuk? Koltuklara yakışmalarının yanı sıra verdikleri mesajlar çok anlamlı idi.

    Bilim vardı, sanat vardı, umut vardı… Kısaca gelecek vardı gözlerinde.

    Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün çocuklara, geleceğin yarınlarına armağan ettiği bu güzel bayramımızın ne denli önemli olduğunu, minik yüreklerin sözlerinde bir kez daha anladık ve tüm kalbimizle kutladık. 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramımız kutlu olsun. Başta Cumhuriyetimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere silah arkadaşlarını ve şanlı ecdadımızı rahmet, saygı ve bitmeyen bir özlemle anıyoruz.

    ++++

    BİR AVUÇ KARADENİZ UŞAĞI YİNE DESTAN YAZDI

    “Ne büyük onurdu bize Kıbrıs’ın barış kupası” dizeleri hala kulaklarımızda…

    Her Trabzonsporlunun yüreğini titreten parça yine çok anlamlıydı bu hafta. Çünkü çok özel bir maça çıkacaktık. Bir Türk takımı olarak ilk defa UEFA Gençlik Ligi’nde final oynayacaktık…

    Nasıl geldik buralara? Malum Trabzonspor A takımımız, yanlış transferler, hoca değişimleri, olumsuz skorlarla sezonu çok kötü tamamlarken, ligin sonlarına demir atmış bir vaziyette idi. Ama uzun saçlarıyla Trabzonsporumuzun efsane isimlerinden biri olan Fatih Sultan Tekke’nin gelmesiyle takımımız çıkışa geçti. Süper Lig ve ZTK’da çıktığı 8 maçta 6 galibiyet, 1 beraberlik ve 1 mağlubiyet alan Trabzonspor, Ziraat Türkiye Kupası’nda finale yükseldi.

    Tüm bunlar sürerken, sessiz sedasız ilerleyen gençler vardı. Sesi geliyordu, ama kimse ne görüyor ne de duyuyordu. Ama onlar öyle güzel yol aldılar ki, herkesi kendilerine hayran bıraktılar. Maç maç ilerlediler ve UEFA Gençlik Ligi finaline kadar yükseldiler. Finalde ise rakibimiz İspanya temsilcisi Barcelona vardı. Yani bir başka deyişle renkleri bordo mavi olan bir başka takım…

    Maç saati gelirken, heyecanımız çok yüksekti elbette. Karşılaşmayı anlatan spikerin Barcelona hakkındaki ‘UEFA Gençlik Ligi’nde en çok gol atan takım’ hatırlatması bile kulağımıza gelmiyordu bile. Tek isteğimiz vardı. Türkiye’yi en güzel şekilde temsil etmek ve o şampiyonluk kupasına uzanmaktı.

    Gece boyunca bu istek hiç gitmedi bizden. Çünkü “Umudumuz bitince inadımız başlar” diyen çocuklardı sahadakiler.  Çok istediler ama olmadı. Rakibin gol yollarında bitirici vuruşları ile maalesef sahadan 4-1 gibi farklı bir skorla sahadan ayrıldık. Turnuvayı ikinci tamamladık ve Avrupa ikincisi olduk.

    Güzel bir geceydi. Gurur dolu bir geceydi. Hiç unutmayacağımız gecelerden bir tanesiydi. Türk futbolu adına bir kez daha gurur duyduk. Türklerin adını duyurmuştu gençlerimiz. Karadeniz’in hırçın çocuklarıydı onlar. Kuzeyin çocukları. İnatlarıyla vardı. İnançları ile vardı. Maç sonu gözyaşları ile vardı. İşte bu gurur bize yetti.

    İyi ki varsınız çocuklar

    İyi ki varsınız Kuzeyin çocukları…

    Sevgiyle kalın… Umutla kalın…

  • KUZEYİN OĞLU

    Yıllar öncesi de belki aynıydı ama günümüzde daha farklı…

    Her gün değişen gündem daha da hızlandı. Gündeme yetişmek ne mümkün. Her yeni gün bir önceki günü aratıyor artık. Savaşlar, zulümler, kan, gözyaşı tüm dünya ülkelerini sarmışken, ülkemize baktığımızda ise daha vahim tablolar. Gündüz kuşağında ortaya çıkan konulara hiç girmek istemiyorum zaten. “Bu kadar kara mı görünen tablo?” diyorsanız emin olun daha neleri var.

    ++++

    Ülkemizin başta kanayan yarası KADIN CİNAYETLERİ… Yeni güne artık neredeyse insanlar uyanmak istemez hale geldi. ‘Acaba bugün nerede ne oldu?’, ‘Nasıl bir gün olacak?’ gibi soruların birbirini kovaladığı günlerin eşiğindeyiz. Yurdun her bir köşesinden gelen kadın cinayetlerinin ardı kesilmiyor. En son acı maalesef Afyonkarahisar’da yaşandı. Boşanma aşamasına gelince işin rengi maalesef değişiyor. Erkekler de bakış açısı farklı bir yöne kayıyor.

    “Benim değilse, kimsenin de olmayacak” mantığı sokağın her tarafını sarmış vaziyette. Sonrası onunla da bitmiyor. Silahla eşini katledenler, çözümü kendi kafasına sıkmakta buluyor? Peki ya geride kalanlar ne olacak? Gözü yaşlı anne ve babalar, kimsesiz kalan çocuklar…

    Aynı durum maalesef sevgili olan gençler için de geçerli… Ölmek ve öldürmekte buluyor çareyi… Ölmedi mi farklı sonuçlar da ortaya çıkıyor. Kan ve gözyaşı hiç dinmiyor anlayacağınız.

    Caydırıcı cezalar olmadığı sürece bu tür olayların önüne geçmek pek mümkün olmayacak gibi görünüyor. Kitle iletişim araçları başta olmak üzere, cinayet ve intihar haberlerinin haber siteleri, TV bültenleri ve gazetelerde yer alması da süreci olumsuz etkiliyor maalesef. Haberi gören veya izleyenin aklına yer ediyor bu durum. Merhum sanatçı Bergen’in hayatını anlatan film vizyona girdikten sadece birkaç ay sonra neler yaşandı hatırlayın. Eşinin veya sevgilisinin yüzüne kezzap atanlar olmuştu. (Filmde Bergen’in yüzüne kezzap atılmıştı ve ölüme giden yolculuk başlamıştı.)

    Son söz eğitimin daha da derinleştirilmesi lazım. Her konuda eğitim ama… Çocuktan başlayıp tüm yaşlı bireylere kadar… Her bireyin yaşama hakkının olduğunu beyinlere kazımamız gerekiyor. Kutuplaşmanın arttığı, sinir stres ortamının çoğaldığı günümüzde pek mümkün değil ama barışın, kardeşliğin, arkadaşlığın, sevginin, saygının, ortak değerlerimizin tekrar yeşertilebilmesi için tüm topluma görev düşüyor. Eğitimler, seminerler, toplantılar, eylemler… İnsanın yaşaması için ne gerekiyorsa onlar yapılmalı diye düşünüyorum.

    ++++

    TRABZONSPOR’UN EVLADI VOLKAN KONAK

    Aslında Trabzonspor’un evladı Volkan Konak abimizi yazacaktım bu hafta…

    Ama önceki gün ilimizde meydana gelen kadın cinayeti içimizi yaralayınca bu yazı gölgede kaldı. Arabeskin babası Ferdi Tayfur ile 2025 yılında yaprak dökümü erken başlamıştı. Edip Akbayram, Kahtalı Mıçe, Filiz Akın ve Volkan Konak….

    Trabzonpor dedim çünkü kendisi Trabzonspor hastası bir renktaşımızdı.

    Öyle ki, maçlarda bile kendinden geçecek şekilde fanatikti.

    Trabzon’un evladıydı, Karadeniz uşağı… O yüzden Kuzeyin Oğlu diyorlardı O’na…

    Atatürkçü idi. Gerçek bir Cumhuriyetçi ve gerçek bir devrimciydi. Her zaman da bunu dile getirmekten çekinmezdi. Bu yönü ile bir kesim tarafından çok eleştirilse de yüreklere dokunan sesi herkesi kendisine çekerdi.

    “Hey Gidi Karadeniz” parçasıyla bizim çocukluk yıllarımıza damga vurmuştu.

    Bağlamasının tellerine vururken, ufuklara yelken açtırır Volkan abimiz. Nazım Hikmet’i çok severdi ve kendisinden de oldukça etkilenmişti.

    Karadeniz müzikleriyle kalplere dokunan Volkan abimiz, Kâzım Koyuncu anısına ‘Gardaş’ eserini bestelemişti. Ve o “Cerrahpaşa”… Canının yarısı babasını kaybetmenin acısının adıydı.

    Bilmeyen bilmesin. Biz O’nun koca yüreğini, sevdasını, acısını bildik kabul ettik. Bu dünyadan bir Volkan Konak geçti, Kuzeyin Oğlu geçti, Atatürkçü bir aydın geçti, Trabzonsporumuzun evladı bir renktaşımız geçti… Ruhu şad olsun. O güzel yüreğine bin selam olsun Volkan abi…

    Sevgiyle kalın… Umutla kalın…

  • KİM NE ZAMAN GÖRECEK BU YOLU?  ARKADAŞIMI KAZADA KAYBETTİM

    KİM NE ZAMAN GÖRECEK BU YOLU? ARKADAŞIMI KAZADA KAYBETTİM

    Konu aslında öylesine uzun ki… İçimizi yaralıyor, paramparça ediyor adeta… Ama detayları ile ele almak gerekiyor.

    ÖNCE BİZ KAZA YAPTIK

    2 yıl önceydi… 26 Haziran 2023. Kurban Bayramı Arefesi’nden bir gün önce idi. Kız kardeşim Denizli’de motoruyla kaza geçirmiş, kazayı kırıklarla atlatmıştı. Annemle soluğu Denizli’de almıştık. Bayram bizi görmedi, biz bayramı. 2 gün durduk yanında. 29 Haziran Denizli’den annemle dönüyorduk Dinar-Çay servisi ile… Karabedir Köyü (Çay- Dinar yolunda) yakınlarında içinde bulunduğumuz aracın direksiyonu kilitlendi. Ve yol, iniş aşağı olunca araç daha da hızlandı. Bir şeylerin ters gittiği belliydi. Saniyeler içinde gerçekleşen anı anlatıyorum. Aracın tekerleri şarampole doğru gidiyordu. Düz olsa idi belki kaza yaşanmayabilirdi, çünkü iniş aşağı giden yol, biraz ilerde hafif rampa olarak devam ediyordu. O anın telaşıyla valideme ‘Anne gittik’ diyebildim ve o saniyeleri hep birlikte yaşadık. Şoförün sağ koltuğunda oturan yolcularda direksiyonu çevirmeye çalışsa da dönmedi ve 3-4 saniye içinde her şey oldu bitti. Aracın hızını kesen şarampoldeki kaya parçası taş oldu. Araç taşa çarpınca hızı kesildi ve sağ tarafa yattı. Sonrası can pazarı… Herkes, canının derdine düştü. Basın mensubu olarak soğuk kanlılığımı korudum ve herkesi sakinleştirmeye çalıştım. Araçta bulunan yolculardan 7’si yaralandı. Onlar içinde annem de vardı. Kazayı öylece atlattık. Kazadan dönerken kaza yapanların haberini birçok kez görmüştük, haberini yaptık ve hatta montajını yapmıştım TV için… Bu kazalarda maalesef yaşamını yitirenlerin olduğuna da şahitlik ettik. Günün birinde başımıza geleceğini bilemezdik elbette…

    ++++

    KARAKOL KOMUTANIMIZ ASTSUBAY ALİ DURGUT YAŞAMINI YİTİRDİ

    Tarihler 23 Ekim’i (2024) gösteriyordu. Kanala gelen ihbar telefonunda benim köyüm Çayıryazı’da (Çay- Dinar yolunda) zincirleme kaza olduğu söyleniyordu. Köy muhtarımız Süleyman Sönmez’i aradım. Doğruydu ve maalesef korkunç zincirleme kazada Karaadilli Jandarma Karakol Komutanımız Astsubay Ali Durgut yaşamını yitirmişti. 15 kişi de yaralanmıştı. Durgut’un henüz 10 gün önce karakola komutan olarak atandığı ve izinden döndüğü bilgisi ise hepimizi çok üzmüştü. O günlerde köyün önceki yerleşim yeri olan Eski Geneli bölgesindeki gölde çıkan yangın görüş mesafesini oldukça düşürmüş, yapılan müdahalelerle bile yangın söndürülememişti. Ve o yangın için için yanarak 2-3 ay boyunca köy halkına kabusu yaşattı. Bir hafta içerisinde (Çay- Dinar yolunda) 7 kaza olduğunu kendi köylülerimden teyit etmiştim.

    ++++

    SADECE 2 GÜN SONRA YİNE KAZA… İSMAİL ENİŞTEMİ KAYBETTİK

     

    25 Ekim (2024). Köyümdeki acı kazadan sadece iki gün sonra yine (Çay- Dinar yolunda…) Kardeşim enişteme (eşi) ulaşamadığını, aracının da kaza sinyali verdiğini söylüyordu. Ulaştık bir şekilde ve aynı yolda kaza yapmışlardı. Eniştem Hasan Hüseyin Karakuş kazayı yaralı olarak atlattı, kırıkları vardı. Eniştemin babası İsmail eniştem önce Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi’ne, daha sonra Denizli Denipol Hastanesi’ne sevk edildi. İsmail eniştem burada yapılan tüm müdahalelere rağmen maalesef hayatını kaybetti.

    ++++

    VE BENİM CAN ARKADAŞIM İSMAİL GÜDER

    28 Mart 2025. Bu kez Ramazan Bayramı Arefesi’nin bir gün öncesiydi. İlkokul arkadaşım ve devrem Yusuf Çapraz saat 22.00 gibi mesaj atmıştı. İsmail’in Denizli’den gelirken (Çay- Dinar yolunda) kaza yaptığını ve durumunu araştırmamı istedi. Şaşırdım önce ve hemen akrabaları aradım. Köyünü aradım. Maalesef haber doğruydu. Can arkadaşımız İsmail Güder, o ölüm yolunda hayatını kaybetmişti. Hem de o çok sevdiği, aklından bir an olsun çıkarmadığı, merhum annesinin ismini taşıyan kızı Gülsüm yeğenimiz de aynı kazada yaşamını yitirdi.

    O güler yüzlü, masum bakışlı, hatırnaz, güzel adam, can ciğer ortaokul arkadaşım İsmail’di giden… Akkonak’ta okuyorduk o zamanlar. Her sabah servise bindiğimizde komik komik şeyler anlatır güldürürdü hepimizi. Bir şey dedik mi, hiç alınmaz gülüp geçerdi. Şaka yaptığımızda olgun davranırdı, el şakasından kaçardı. Biz Yusuf ile kovalardık. Ama İsmail ADAMDI bizim için. Yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmezdi o zamanlar. Beraber gezer, beraber takılırdık her yerde… Güzel adamdı vesselam bizim İsmail. Okul bitti, herkes yolunu çizdi ama bizim yollarımız gazeteciliğe başlamadan Denizli’de yine kesişti. Hafta sonları tek keyfimiz vardı. Okey taşında birbirimizi kovalamak. Ben Afyon’a döndüğümde bu kez buluşma adresimiz bayramlar olmuştu. Okey hastalığı yine devam ediyordu çünkü bizde… Ama şimdi düşündükçe zamanı içimden bir şeyler kopup gidiyor… Hayat bu kadardı işte… Bugün varız… Yarına Allah kerim…

    ++++

    İşte tam da demek istediğim Çay- Karaadilli-Dinar Karayolu… Her yıl can almaya devam ediyor. Kestirme olunca tonajlı araçların da yoğun olarak kullandığı o yol, artık insanları taşıyamaz hale geldi. Giden canlara üzülmekten biz kahrolduk. Defalarca yazdık, anlattık, dile getirdik. Yine de yazacağım ve yazacağız. Ta ki o yol duble yol olana kadar… Artık canlar yitip gitmesin. Çözüm bulunsun bu yola… Çok şey istemiyoruz.  Çay – Dinar yolunun bölünmüş yol yapılması için hazırlanan 2 etaplık projenin 1. etabı olan Çay – Karaadilli arası 45. Km’lik bölümün yatırım programına alınması için teklif edilmişti.  1 Milyar 800 milyon liralık bedel ile 2025 Yılı Yatırım Programına alınan Çay -Karaadilli – Dinar bölünmüş yolu projesini dört gözle bekliyoruz. Umuyoruz çalışmalar en kısa zamanda başlar.

    Sevgiyle kalın… Umutla kalın…

     

  • BİRAZ GÜLÜVERELİM GARİ

    Şimdiden Ramazan Bayramımız mübarek olsun. Güzel bir bayram öncesi Afyonkarahisar dilinde yer alan sözcükleri sizlerle paylaşmak istedim. Biraz gülüverelim gari…

    Öne deyon yok, böne deyon yok, netçez abey böne böne.

    Leee bizim olan leeee.

    Zıbar yat gari.

    Yörü le gara yiğenim.

    Tafatır olmuş vala.

    Len sadış nediyon eyimin ne va ne yooğ?

    Lennetcen hakikatine diyon

    Ge galı guzuuuuummmm

    Lennn amannn

    Geyve gari

    Garaltın gaybolsun

    Gakilen ordan teretsiz

    Bubene decen görüsün

    Gayz hadi

    Yörü gayi

    Naha gavecıklar gibi göçesice

    Gız ölümün dirimin

    Ciyerinde yanasica şora gitcen.

    Aba nası gı?

    Len aslanım ge len

    Len sadıç, Len olum nediyon lee?

    Netceg yav

    Kaç anam kaç

    Len gali gidek

    Geliyon leee

    Nediyon len

    Gelive gidive

    Nası lenn?

    NE VAAA LEENNN?

    Misdava amad memet gelin gali

    Len vala bubam dövcek seni eşşek sudan gelinceye gadak

    Kapıyı gıyneşdır

    Siyortada encek vaaa

    Bi gacıllen şooora dur

    Ne deyon sen, sen kimsin olum, gafamın tasını attırma bak.

    Ne den len bizim olan?

    Etini tenişirle paklasin emmi yaradanim senin

    Len Omar gelive gari

    Peşkir mıkta asılı

    Vala varıyon bak!

    Goma ora gı.

    Esbabları yudug mu

    Yağırnım Arıyo

    Len olum saketmin sen

    Domatis deya len.

    Tadeyya görmeyon mu

    Canalıcı

    Gaçıl ordan yemeden gidesice.

    Buba anam ünneyo.

    Len hamamda yunan var mı. Yok ben Kayseriliyim.

    Sevgiyle kalın… Umutla kalın…